AKLIMIZI KULLANMAK!...

      Tabii ki aklımızı kullanacağız. Çünkü akıl; ALLAH'ın insanlara bahşettiği en büyük nimettir. Çünkü akıl; insanın ALLAH ile kuracağı/kurmuş olduğu bağın/ilişkinin en büyük ve en güzel aracıdır. Yoksa; ALLAH'ın bizi insan olarak yaratmasına hiç gerek kalır mıydı? Sıradan bir varlık olarak da yaratabilirdi. O zaman da adımıza "insan" denilmezdi. ALLAH;  meleklerini topladı, onlara "insan" nâmında bir varlık yaratacağının  müjdesini verdi ve bizi yaratmayı murad etti. Öylesine bir yaradılış ki; tâbir-i câizse akıllara durgunluk verircesine!... Öylesine bir yaradılış ki; yaratılmışların en üstünü/en şereflisi(Eşref-i mahlûkât) ve en güzeli/en iyi kıvamda(Ahsen-i takvîm)!... Başka bir ifâde ile; Arapça ism-i taftîl bâbında ya da İngilizce the best, Fransızca superlative formunda/formatında!... İşte ALLAH’ın bu yaratılış formuna/formatına/fıtratına uymaz isek eğer; ALLAH muhafaza o zaman da bizi feci bir âkibet bekliyor: Esfel-e sâfilîn(Aşağıların aşağısı)!... Üstad Necip Fazıl’ın deyimiyle; “Belhum Adâl”!...

ALLAH insanı hür/özgür bir şekilde yaratırken; tabiatıyla onu sorumlu da kıldı. Zaten akıl sahibi olmak demek; otomatikman sorumlu olmak ve tercih yapabilmek demektir. Doğal olarak insanın her tercihinin; gerek bu dünyada, gerekse Âhiret’te müspet veya menfi bir bedeli olacaktır. Onun için her insan hayat plânlaması yaparken; tercihlerinin muhtemel sonuçlarını ve yansımalarını da dikkate almak zorundadır!...

Akıl derken; her insanda ontolojik olarak var olan akıldan bahsetmiyorum. Böyle bir akıl sıradan bir akıldır ve yukarıda yazdıklarımla ilk etapta paradoksal bir durum gibi gözükse de, aslında öyle değildir!... Sıradan  bir akla sahip olan insanın; "ben akıllıyım, ben zekiyim”  diyerek övünmesine hiç gerek yoktur ve özünde buna hakkı da yoktur!... Çünkü insan; aklını ve zekâsını edinme noktasında ve sürecinde en ufak bir emek sarf etmemiştir, gayret göstermemiştir, alın teri ve göz nuru dökmemiştir!... Bir eserin oluşumunda en küçük bir emeği dahi olmayan insanın, bu eserle övünmesi abesle iştigal değil midir?!... Picasso'lar, Rafael'ler, Van Goh'lar, ünlü kaplumbağa terbiyecisinin müessiri  Osman Hamdi Efendi'ler; eserleriyle övünseler yeri değil midir?!... Hakları yok mudur?!... Eserlerinin altına imzalarını atsalar hakları değil midir?!... Elbette ki haklarıdır ve haklılar da!...

Ben, "mümeyyiz akıl"dan bahsediyorum!... Mümeyyiz  akıl; tâbir-i câizse saf, arı-duru, tüm tortularından, tüm curuflarından arınmış/arındırılmış bir akıl!... Böyle bir akıl; önyargısız bir akıldır!...  Böyle bir akıl; peşin hükümsüz bir akıldır!... Böyle bir akıl; yaftalamayan bir akıldır!... Böyle bir akıl; dışlamayan bir akıldır!... Böyle bir akıl; ötekileştirmeyen bir akıldır!... Böyle bir akıl; tanımlamayan, tanıyan bir akıldır!... Böyle bir akıl; önce “sözü” dinleyen bir akıldır!... Böyle bir akıl; söylenen “sözü” anlamaya ve kavramaya çalışan bir akıldır!... Böyle bir akıl; en doğru “söze” uyan bir akıldır!... Böyle bir akıl; ideolojik ve fanatik bir akıl değildir!... Böyle bir akıl; sterotiplilik karakter arz eden bir akıl değildir!... Böyle bir akıl; sığ ve dar grupçuluk ve hizipçiliğe dayalı mensubiyet şuuruyla körü körüne hareket etmez!...

İşte bu  mümeyyiz akıl; ilhamını, gıdasını, beslenmesini, perspektifini, bakış açısını Kur’an’dan alır ve ALLAH'ın "bak" dediği yerden bakar, ALLAH'ın "gör" dediği yerden görür!... Böyle bakınca da, böyle görünce de; kolay kolay yanılmaz ve kolay kolay da hataya düşmez. Hiç kimse de kendisini istismar edemez!...  Mümeyyiz akla sahip olanlar; tâbir-i câizse ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar bir zihin açıklığına ya da gecenin zifiri karanlığında kara taşın üzerinde yürüyen kara karıncanın varlığını  sezecek kadar bir basiret ve feraset olgunluğuna erişebilirler!... İşte sahih olan böyle bir akıl, selim olan bir kalple birleşince; o zaman akan sular durur,  bütün perdeler açılır, varlık bütün sırrını insanoğluna ifşa eder ve varlığın ontolojik/fıtrat olarak cevherine vâkıf olunur!... Artık eşyanın (varlığın) tabiatına nüfuz etmek kolaylaşır, künhüne sirayet edilir!... İşte o zaman "İkra(Oku)!" emr-i İlahi’si; mana, maksat, murad ve hikmet bağlamında hakkıyla yerini bulur, muazzam bir anlam ve mana kazanır!... Böylece ALLAH'ın muradı ve kulun da maksadı hâsıl olur. Böylesine bir sonuçtan ALLAH da razı olur, kulu da!...

İşte böyle bir mümeyyiz aklın inşa ettiği İslâm toplumları da; yeryüzünün halifeleri olurlar. ALLAH'ın kendilerine yüklediği mesuliyetin/sorumluluğun farkında olarak; yeryüzünü inşa ve ihya ederler!...  Yeryüzünde barışın ve kardeşliğin sembolü ve hamisi olurlar!... Temel misyonları işte tam da budur!... Zinhar, yeryüzünde bozgunculuk yapmazlar ve kaos çıkarmazlar!... Çıkaranlara da mâni olurlar!... İman edip salih amel işlerler; hakkı tavsiye edip sabrederler!... Onlar; yeryüzünün örnek toplumudurlar, böyle olmak zorundadırlar!...  İşte o zaman ALLAH onlardan razı olur, onlar da ALLAH'tan!...

Kur’an’dan beslenen böylesine mümeyyiz bir akla ve selim bir kalbe sahip olan müminler de,  ALLAH'tan ve Resul’ünden başka önüne gelen efendi/hazret/hoca kılıklı istismarcılara; kayıtsız-şartsız, sorgusuz-sualsiz itaat ve biat etmezler!... Hele de gassal elinde meyyit gibi olmayı hiç ama hiç istemezler!... Böylece ne aldananlardan olurlar ne de aldatanlardan, vesselâm!... 
Selâm, dua ve muhabbetlerimle!...  

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder 272 Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.