BÜTÜN RENKLER KİRLENİYORDU, BİRİNCİLİĞİ BEYAZA VERDİLER

Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen bir grup Arkeolog, bir kaç yerli rehberle yola koyulurlar. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa sürede yarılıyorlar. Aynı hız ve tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere otururlar.  Bir müddet oturup böylece beklemelerine İngiliz arkeologlar bir anlam veremezler.

            Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup yolun sonundaki İnka tapınağına geldiklerinde arkeologlardan biri yaşlı rehbere neden yolda oturduklarını, onca zamanı boşa harcadıklarını sorar. Yaşlı rehber uzaklara bakarak der ki;

            Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok geride kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik.

            Hayatı o kadar hızlı yaşıyoruz ki bir an bile oturup beklemeye, oturup düşünmeye zamanımız yok.

İhtiraslarımız hep ruhumuzdan fersah fersah ileride. Çoğunca zaman yetmiyor, zaman ve istek bitmiyor. Kendimizle baş başa kaldığımızda ötelediğimiz dostları daha da ne kadar ötelerizin hesabında kayboluyoruz.

            Bölüp parçaladığımız insanların hangi ırk, hangi millet, hangi cemaat olduğu önemli değil artık. Onların, doymak bilmeyen şeytani arzularımıza ne kadar hizmet edebilecekleri önemli.

            Biz, bizim olmayan, asla bizim olmayacak bir tapınağa doğru hızla koşarken ruhumuz hep gerilerde kalıyor. İçimizin bu kadar sıkılıyor olması ondandır. Yaradılışımızın bütün esrarını içinde taşıyan ruhumuz adım adım yaklaştığımız bu tapınaktan o kadar rahatsız ki, önceliklerimiz, zevklerimiz, arzularımız hep darma dağınık. “bir ben vardır bende benden içeri”

            Özdemir Asaf ne güzel söylemiş. “Bütün renkler yavaş yavaş kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.”

            Televizyon kanallarından evimize harıl harıl akan pisliği, bütün bir şehre yayılan kokuyu görüyor muyuz? Onları hoş zaman geirmemize yarayan birer eğlence aracı olarak düşünürken aile yapımızı nasıl törpülediğini, ahlakımızı nasıl erezyona uğrattığının farkında mıyız?

            Kadın, bütün arsızlığını,bütün ahlaksızlığını perdelediği oyalı başörtüsünü çekiştirerek, “ben sevdiğime kaçtım. Bu adamdan boşanmak istiyorum diye cıyaklıyor. Adam dediği mahluk, seli sümüğü bir birine karışmış feryat fiğan ağlıyor ben karımı isterim diye.. Kadın üç çocuğu bırakıp başka erkeğin şefkatine koşalı aylar olmuş ama terk edilen erkeksi mahluk ben karımı isterim diyor. Dışarıdan bağlananlar, ihbarda bulunanlar aileler ve bitmek bilmeyen tarışmalar. Ortaya saçılan kirli çamaşırlar…

            Sistematik bir şekilde biri bitip bir başkası başlıyor. DNA testleri artık olağan hale gelmiş. Kimse kendi çocuğundan emin değil. Bir toplum nasıl bu kadar kirlenir, nasıl bu kadar kirletilir anlamak güç.

            En masum sayılacak olan yemek proğramında bile yediğin yemeği, yemek veren ev sahibini çekiştirmek proğramın olağan akışı.

            Bir kere daha söyler misiniz, ruhumuz bedenimize bu kadar uzakken biz neyin peşindeyiz?

            Söyler misiniz, yarın şeytan çıkıp da ben bu insanlara uydum, benim hiç suçum yok. Derse ruhumuz huzur bulacak mı?

Ve birgün elinizdeki bütün bu sahip olduğunuzu zannettiğiniz varlıklar kaybolduğunda, çevrenizdeki parıltılı halka söndüğünde yalnızlığınızı yaşarken durup bekleyeceksiniz, sizden çok geride kalan ruhunuz size yetişsin diye.

Bırakın renkler daha fazla kirlenmesin..

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Taş - Mesaj Gönder 17 Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.