Sucuydu, oğlu milletvekili oldu/ Ah kadınlar…

Elbistan’da bir anne varmış; Altun’muş adı. Altun Hanım’ın eşi ölmüş, üç küçük çocuğu ile dul kalmış. Arıyla namusuyla Sakalık/ Suculuk, Donculuk/ Çamaşırcılık yaparak geçimlerini sağlarmış. Üç çocuğunu da okutmuş; üstelik biri Milletvekili olmuş; hem de önemli bir milletvekili…

Zaman zaman “Eskiden kadınları çalıştırmazlar, evinde otururlarmış, kocaları evden dışarı salmazmış...” falan diye ahkâm kesenler çok olur. Gerçi sadece ev işlerini bile yapsalar, çalışan ama ev işi yapmayan birçok kadından daha çok çalışıyorlar demektir; ama hadi bu zahmetlerini geçelim…

Zamanla “Çalışmak” kelimesini resmen bir yere kayıtlı (memur veya işçi) olarak çalışan anlamına getirip dayandırdılar. Mesela bir kadın senenin altı ayında çapa yaparak, ot yolarak, azık taşıyarak tarlada çalışsa, o çoğunun gözünde çalışmayanlar sınıfında sayılıyordu. Onun çocuğuna öğretmeni “Annen ne yapıyor?” diye sorsa, çocuk çoğu zaman “Öğretmenim ev hanımı, çalışmıyor” derdi.

Asırlar öncesinden beri özellikle durumu iyi olmayan ya da durumunu daha iyi yapmak isteyen kadınlar için kendi ev işlerinden başka, çalışacak, para kazanacak o kadar çok iş çeşidi vardı ki saymakla bitmez.

Arlarıyla namuslarıyla kimi evinde üreterek, kimi çağırıldığı evlerde işini yaparak ekmeğini kazanır, eşine yardımcı olurdu. Fakir, hiçbir geliri olmadan dul kalmışsa bile aşağıda sayacağım üstelik bir ikisi hariç diğerlerinin tamamına yakını kadınlara ait işlerin birinde veya ikisinde çalışıp kazanarak ev alanlar, çocuklarını sonuna kadar okutanlar, kimseye muhtaç olmadan hayatlarını sürdürenler o kadar çoktu ki…

Kadınların ihtiyaç duyanları, eskiden de şimdikiler kadar belki daha çok çalışırlardı…

Elbistan’da kadınların gördüğümüz, bildiğimiz meslekleri /ücret mukabilinde yaptıkları işleri:

BOHÇACI: Arkalarına veya omuzlarına astıkları kocaman bohçalarla mahalleleri, adım adım gezerler rengârenk oya veya dantel işlemeli çeyizlik, yatak ve masa örtüsü, havlu, mutfak takımı, çarşaf, nevresim vs satarlardı. Bunlar genellikle “çingene” olurdu.

ÇAPACI: Rahatlıkla söylenebilir ki kadınların belki en eski birkaç mesleğinden biridir.  Yevmiye ile başkasının tarlalarında çapa yaparlar, ot yolarlar. Günümüzde de sayısız kadın aynı işi yapmaktadır.

DONCU / ÇAMAŞIRCI: İki üç gün önceden “Don yunucu, gelebilin mi?” diye haber salınırdı. Öyle ya belki başkasına sözü vardır. O gün erkenden gidip önlerine yığılan çamaşırların hepsini yıkarlardı. Daha çok zengin ve horantası / aile fertleri çok olan ev hanımları çağırırdı. Avluda don kazanında su ısıtılır ve ağaçlardan tek parça oyma teknelerde -ki bunlarda hamur da yoğurulurdu, döller de çimdirilirdi- bütün çamaşırları yıkayıp sererlerdi.

EBE: Fahri ya da ücret/ hediye karşılığında doğum yaptıran herhangi bir resmi kaydı olmayan kadındır. Eskiden hastahanede doğurmak diye bir şey hemen hemen hiç yoktu. Tecrübeleri ile herkesin tanıdığı ebeler vardı. Onlar çağırılır, muayenesini yapar ve ne zaman doğumun gerçekleşeceğini belirler; vaktinde de gelerek görevlerini yaparlardı. Bundan sonra ne yapılacağını, bebenin bakımı ile gerekli ve gerçekten o zamana göre yeterli tembihlerde bulunurlardı. 1960’lı yıllara kadar belediyelere bir doktor bir de ebe tayin edilirdi. Halk bunlara Hükumet doktoru ve Belediye Ebesi denirdi. Tek bir hanım doğumlara yetmezdi, yetse bile yasak olmadığından herkes tanıdığı ebeleri tercih ederdi.

EVİRİCİ/ EVREAÇÇI: Belli zamanlarda kış veya yaz ekmeği edilirken sacın üzerinde pişirme işlemini yapardır. Sürekli ateşin/ sıcağın karşısında elindeki 3-4 santim eninde yassı ve uzun tahta evirgeç/ evreaç ile ekmekleri, çaldırmaları, değirmileri, bazlamaları, katmerleri, börekleri pişirirdi.

FALCI: İşleri bu olmamakla birlikte fal baktırmak isteyenlerin evine giderek bildiği işi yapardı. Bunlardan kimi bakla falına bakarlardı, kimi suya bakarlardı. Bazıları da kurşun dökerdi. Üçünü de yapabilen var mıydı bilmem? Eksiden bu tür fallara baktırmak yaygındı. Çaputlu çalıdan, şu yatırdan bu at nalından veya göz boncuğundan medet umdukları gibi falcıdan da medet umarlardı. Psikolojik sorunu olan çocuklar veya büyükler için, havale geçirenler için, sürekli baş ağrısı, karın sancısı çekenler için, kıymetli bir yitiğini bulmak için, düşmanının durumunu ağlamak için, evde kalmış kızının bahtını açmak için, kurtulamadığı derdinin sebebini (muska mı var, cin-min işi mi) öğrenmek için, sevdiğine kavuşma ihtimalini anlamak için, uzaklardaki sevilen yatkınının durumunu öğrenmek için, sevmeyen kocanın sevmeme nedenini anlamak için davet edildikleri eve giderler ve hangi alanda becerisini geliştirmiş(!) ise onunla dertlerine deva olmaya(!) çabalarlardı. Fallardan başka genel isimleri Yıldıznâme olan çeşitli fal kitapları da vardı, onlara daha çok eski yazı okuyabilen erkekler bakardı. 

HAMURCU: Lezzetli bir ekmeğin temelinde ununun yani buğdayının çeşidi vardır, en az o kadar da kararında katılacak tuz ile hamurun çok iyi yoğurulması vardır. Bu yüzden tecrübeli ve güçlü kuvvetli Hamırcılar tercih edilirdi. Kış veya yaz ekmeğinin (ihtiyaca göre iki, üç, dört kova suyu götürecek kadar un ile) hamurunu, sabah namazı vaktinde başlayarak bir veya iki defada çok büyük teştlerde yoğururlar. Görevi bu kadardır; ama artı ücret karşılığında anlaşarak yumak da tutarlardı; yani beze de yaparlardı.

HİZMETÇİ: Gündelik karşılığı veya kabala anlaşarak ev temizlerler. Bunun yanında ev içinde eşya yerleştirme, yer değiştirme, getir götür işleri de yaparlardı. Kendi evinde kalır, çağırıldığı zamanlarda giderlerdi. Ek bilgi olarak ve farkı anlamak için şunu da belirteyim: Eğer kimsesiz veya çok fakir bir kız ise evlatlık alınır, sürekli o evde kalır, ihtiyaçları giderilirdi; bunun karşılığı olarak evin işlerini hep o görürdü. Bunlara “besleme” de denirdi.

NİSA (KADIN) HAPİSHANESİ GARDİYANI: İlçelerin çoğunda betonarme hapishaneler yapılıncaya kadar genellikle kerpiçten bildiğimiz ev gibi ama pencereleri demirli ve adam sığmayacak kadar küçük binalar hapishane olarak kullanılırdı. Mesela bir zamanlar Ulu Caminin karşısında yeni yapılan parkın yerinde olan Atatürk ilkokulundan da önce hükumet konağı varmış; bu binanın bodrum katı hapishane imiş. Belki de koğuşları ayırmak mümkün bile olmadığından ya da suç işleyen kadın yıllar içinde bir iki tane olduğundan erkeklerle aynı binada tutmazlar, şehir halkından bir kadın ile anlaşarak, hem onu gardiyan atarlar hem de evinin bir odasını kapısı penceresi sağlamlaştırıldıktan sonra kadın hapishanesi olarak belirlerlermiş. Bu durum üst makamların onayı ile yürürlüğe girermiş. Ev sahibi hem onları görüp gözetmekten hem de yeme, içme, banyo gibi insani ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumlu imiş.

GASSAL / KADIN ÖLÜLERİ YIKAYICI: Nice işler gibi cenazelerin gasil / yıkama işlerini kısa bir zaman öncesine kadar sahipleri halletmek durumundaydı. Şimdiki gibi hastahanelerde görevli kadın ve erkek görevliler yoktu. Herkes evinin avlusunda kuytu bir köşesinde, yoksa aşağı katın uygun bir bölmesinde tutulan hocalara yıkattırılırdı. Vefat eden kadın ise, az çok hocalık yapan ve yıkamasını bilen kadın gassallardan biri çağırılırdı. Aynı kadına -eğer kabul ederse- üç gün boyunca taziyede Kur’an da okutulurdu.

MAHALLE HOCASI: Genellikle okullar tatil olduğunda, mahallenin çocuklarına elifba cüzünden başlatarak Kur’an okumasını öğretirlerdi. Bunlar ‘hoca’ unvanı ile tanınırdı. Cenaze yıkayanları, taziyelerde Kur’an okuyanları olduğu gibi sadece çocuk okutanları da vardı. Kimi ücret kabul ederdi, kimi hediye. Hiç birini kabul etmeyen de vardı. Aileler, çocuklar okumayı öğrenme aşamalarında cüzleri geçtikçe çoğu zaman çocuklar dahil hep birlikte yenmesi için tepsi ile tatlı gönderen de olurdu; elbiselik kumaş, tavuk, hindi ve durumuna göre bir sepet üzüm veya meyve gönderen de.

NATIR (KADIN KESECİ): Kadın hamamlarında kesecilik yapan kadınlardır.

OKLAVACI: Kış veya yaz ekmeği yapılırken ücret karşılığında ekmek eden kişidir. Ev hanımları ödünç yapacak veya evde yeteri kadar tahtaya oturacak kimse yoksa ücretle Oklavacı/ ekmek edici tutardı.

OKUNTUCU: Düğün olmasına birkaç gün kala, düğün sahibinin davet etmek istediği ailelerin evine tek tek uğrayarak düğün gününü, yerini, kiminle kimin düğünü olduğunu haber vermekle görevli kadınlar. Bunlar, haberi verirlerken, herkese ev sahibinin vereceği ve tembihine uygun olarak iki şeker, mendil, çorap vs de verirlerdi. Hatırı sayılan ailelere çok daha kıymetli hediye gönderenler de vardı. Vermeyenler de verilmeyenler de olurdu.

OTÇU / OTACI: Elbistan’da OTÇU derlerdi. Adından da anlaşılacağı üzere otlardan köklerden çeşitli hastalıklara ilaç yapabilen kadınlardı. Bohçasında küçük çıkınlar içinde kurutarak elde ettiği otlar vardı. Gelip hastanın yarasına bakar, iltihaplı olup olmadığını, baş bağlayıp bağlamadığını vs inceledikten sonra o kuru otları karıştırarak veya -tabii varsa- tazesinden kaynatarak ayrıca sırrını belli etmemek için kimseye göstermeden kattığı şeylerle ilacı yapar ve sürerdi. Bir kısmını da ev sahibine bırakıp şu şu zamanlarda sürmesini isterdi. Otçuların çoğu hastayı kendi evinde görmek ister, ilacı da orada yapardı.

DOKUMACI / ÖRGÜCÜ: Evinde kişilerin veya dükkânların ısmarlamasıyla kazak, ceket, yelek, çorap, lif ve eldiven dokurlardı. Ayrıca dantel, iğne ya da tığ ile iplik oyası, boncuk oyası işlerler ve gergef ile kanaviçe örerlerdi.

SUCU / SAKA: Evlere mahalle çeşmelerinden günde veya haftada istenildiği kadar su taşırlardı. Teneke veya kova başına ücret alırlardı.

SÜTÇÜ: Elbistan’da evlerin belki beşte veya altıda biri kadarı sığır beslerdi. Bunların sütünü satarlardı.

TEFÇİ / DEFÇİ: Bir zamanlar Elbistan ve çevresinde davul zurnadan başka hiçbir çalgı yokmuş. Onlar bile her zaman ele geçmezmiş. Günümüzde de birçok yerde uygulandığı gibi kadınlar ayrı erkekler ayrı eğlenirdi. Kadınların toplandığı avlu, salon veya alanlarda bazı kadınlar def çalıp şarkı söyleyerek oynamalarını ve eğlenmelerini sağlarmış. Bunlar Tefçi olarak tanınırlarmış.

TERZİ: Kadın terziler. Evlerine gelen müşterilerine elbise, pijama, iç çamaşırı, işlik şalvar, çarşaf, yorgan, yastık, döşek yüzü dikerlerdi. Aynı zamanda gelinlik kızların düğünü yaklaşınca elbise ve diğer dikiş işleri için davet edildiklerinde elde taşınacak kadar küçük dikiş makineleri ile yakın köylere yanına aldığı biriyle giderek orada dikerlerdi. Hazır terzi gelmişken, köylü kadınlar muhakkak dikilmesi gereken işlerini de getirirler ve gelinin işi bittikten sonra onları da dikerdi.

VELİMECİ: Düğünlerde ikram edilecek yemekleri pişiren. Gelin alayı büyük bir grup halinde gelini getirdikten sonra düğün sahibi onlara ve gelen herkese büyük kazanlarla genellikle pirinç pilavı ve etli kuru fasulye pişirtilip ikram ederdi. Velimeci, bunları özenle ve evlerde yenilen yemeklerden bile daha lezzetli olacak şekilde pişirir, elindeki büyük kepçelerle taksim de ederdi.

YOĞURTÇU: Sütçüde belirttiğimiz gibi sığır besleyen ev çok olduğundan artan sütü yoğurt çalarak fazlasını gerek sipariş verenlere satarlardı. Özellikle köyden getiren hanımlar (ki beyler de getirirdi) ya belli bakkallara toptan verirler ya da küçük satırlara çaldıklarını belli yerlerde oturarak satardı.

NOT: 1) Sakalık yaparak çocuklarını okutan Altun Hanım’ın milletvekili olan oğlunu ve ekleyeceğimiz diğer konuları ikinci yazımıza bırakalım.

2) Hanımların eskiden beri para kazanmak amacıyla yaptıkları işlerin hepsini hatırlayamamış olabilirim. Eğer bilenler varsa veya zahmet edip yaşlılarına danışarak öğrendikleri meslekleri yorum olarak yazmalarını özellikle rica ediyorum.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arif Bilgin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.