Zıllıma, hapaza ve sizi gidi gucurlar

Bir tatil günü çocuklar, anasının pişirdiği düurcük şorası ile tuzlanmış turp ve açık ekmeğe dürülmüş pendirden oluşan zabah yimeani yir yimez sokağa fırladılar. Oyun kurmak için kim var kim yok kolaçan etmeye fırsat kalmadan, anlaşmışlar gibi öteki döller de birer ikişer bitiverdiler mahallenin ortasında.

Mevsime göre oyunları değişirdi. Bu değişikliğe uymadıkları da olurdu elbette. Yalak, Nanakeş, Horuhopu, Löddük, Süleke, Minevara/ Mullavara, çelik-çomak, Ayakkabı Fırlatma gibi oyunlardan birini oynamayı düşünüyorlardı, Ayakkabı Fırlatmayı seçtiler o gün. Önce en iyi oynayanlardan iki lider seçildi. Onlar da takım oluşturmak üzere karşı karşıya geçip ayaklaşmaya başladılar.

Ayaklaşma şöyle yapılırdı; iki kişi yüz yüze bakarak arada beş altı metre olacak kadar geri geri giderek açılırlar. Sonra biri bir ayağının topuğunu öteki ayağının burnuna değdirip durur, aynı hareketi öteki de yapar. Sonra öncekine sıra gelir ve böylece devam eder. Hangisi, sıra gelince hareket ettirdiği ayağını rakibinin ayağına değdirmişse ayaklaşmayı o kazanır. İlk adam seçme hakkını elde eder. Teker teker önce kazanan sonra kaybeden seçerek herkes paylaşılır.

Eğer oyun kurmaya adam yetmiyorsa, dışarı çıkmamış arkadaşlarından birini çağırırlar.

Çağıracak olan kızlar ise arkadaşlarının kapısına varırlar ve açık gördükleri pencereye yönelerek hep bir ağızdan o kızın adını söyleyerek başlamak şartıyla şöyle bağırırlardı:

‒ Canan Hanım / Papıcı yarım / Çık dışarı / Oynayalım.

O zaman, kızlarla erkekler birlikte oynamazlardı. Eğer bir erkek reddedildiği halde kızların oyununa girmekte ısrar ederse hep bir ağızdan o çekip gidinceye kadar şöyle vazgeçirmeye çalışırlardı:

‒ Gızlar içinde oğlan eşşek…

Erkekler, arkadaşlarını çağıracakları zaman hep birlikte giderler ve içlerinden biri kapıyı zerzesini vurarak çalar. Eğer tam da bekledikleri arkadaşları kapıyı açmışsa veya pencereden, örtmeden ya da damdan ‘kim o?’ dercesine bakmışsa, seslenmeler birbirine karışırdı:

‒ Ne duruyon oolum?

‒ Oynayıcık tama, unutduu?

‒ Gelsene la daha ne bahıyon ordan?

Almadan gitmezlerdi. Beklemeleri uzun sürerse -biraz da tecrübeleriyle- tersliği sezerler ve babası işte olduğuna göre annesinin salmadığını anlayarak tekrar kapıya vururlar ve duyuracaklarına emin olarak seslenirler:

‒ Meyrem Abla gı.. Ali’ye de de gelsin heeri...

‒ Meyrem ablaa, amman gı, ıcık oynayınca geri getsin gı…

Meryem Hanım sertçe kapıyı açar ve azgın bir yüzle kapıyı çıkar ellerinden kurtulmak için ‘o dealden’ azarlayarak kovmak ister:

‒ Gedin hele şurdan; Ali’nin ıcık işi var.

Artık anlamışlardır, iş needip edip Meryem Hanım’ı razı etmeye kalmış; arka arkaya, konuşmalar, sıra beklemeden yalvarmalar başlar:

‒ Meyrem Deyze yav, ötean da çıırınca salmadıydın; boyuz sal gı!

‒ Icıcık oyayınca nooluyor sanki dölüyün sırısı mı soyuluyor?

‒ Amman Meyrem Abla, boyuz sal bir daha salma, amman gı!

Bazılarının yarı şaka yarı tehdit savurduğu bile duyulur:

‒ Bak valla salmazsan şo böyük camıı gırarım haa!

Ondan etkilenen yeğeninin sesi duyulur:

‒ Bir daha çarşıya salan dur; anam babam bir gılın üstünde yunsun ki getmem, hıh!

‒ Amman Meyrem Abla.. Tama saa Cahan’dan su getirdiydim; valla gene getiririm.

Meryem Hanım’ın sabrı taşmıştır. Söylenenlerin kimini umursamazken kimine üzülmüştür. Yine de onların çocuk olduğunu unutmaz, ama daha ciddileşip daha sertleşerek, hepsini birden azarlama ile sitem karışık şöyle zavırlar:

‒ Gedin hele şurdan pisik enikleri gimi ne her biriiz bir yandan çenileyip duruyorsuuz!

Daha hersini alamamıştır; son konuşana dönerek içini boşaltır:

‒ Ula gucur; de baam, su getirdiysen ben de saa bir cep tut gurusu vermedim mi ilea? Hay ılımadan ahıdasın e mi? Aman anaam şu Zeboo’nun dölleriynen de heç baş edilmeyici kele!..

Sonunda iki şey olurdu. Ya Ali’yi alırlardı ya da örtmeden aşağı üstlerine dökülmek üzere olan yarım kova sudan kaçarak umutlarını keserlerdi.

Çocuk işte…

Evet, çocuk da onların dünyası zannedildiğinden daha geniş ve zengindir. Ellerindeki elemanlara göre değişik oyun kurmasını bilirler. Tek kişi değillerse hiç oyunsuz kalmazlar. O tek kişi bile kendini eğlendirecek bir şey bulur… Üç beş dakika sonra, bir koşuşturma, bir çığlık doldurur mahalleyi. Bu seslerden, hasta, sinirleri yıpranmış yaşlıların bir kısmı rahatsız olsa da anne babaların çoğu memnundur; çünkü çocuklarının sesleri geliyorsa, ağlamadan kavgasız, küfürsüz geliyorsa korkacak bir şey yok demektir; eğer sesleri bir süre kesilirse, asıl o zaman içlerine bir korku düşer ve birçok annenin başlarını pencerenin demir parmaklığının aralığına sığmayacağını bile bile adeta zorla sığdıracakmış gibi yapıştırıp dışarı bakındıkları ve gördüğü ilk çocuğa seslendiği görülür:

‒ Ula Sebaaddin, döller nirede; Ahmet nirede?

Sabahattin, az önceki oyundan zıllıyarak kenara çıkmasının ‘hey heyi’ ile cevap verir;

‒ Ne biliyim yav! Teladgilin itine bir davar iti çökük de onu govmaya geddilerdi...

Çok sürmez az sonra, ekip halinde, bir iş başarmanın gururuyla ve yaptıklarını ballandıra ballandıra, sanki yanındakiler bilmiyormuş gibi birbirlerine anlatarak gelirler…

Yunus, gelirken Atıf’ın yaptığına akıl erdirememiş gibi aynı cümlesini üçüncü defadır tekrar etmektedir:

‒ Ula yoorum döller, davar iti Çolaa (Çolak, Talatgilin köpeğinin adıdır) boğarken, Atif’in şeyle nişan alıp addıı yımırta gadar daş, gafasına tanngada deadiydi, eşşek gadar davar iti nasıl yere yuvarlandı hee!..

Cümlesini bitirir bitirmez Nazmi yetişemezlerse ne olacağını söyledi:

‒ Taşı yidiydi gahar gakmaz tivileyip gaçdı getdi, amma gaçmasaydı biz o gudurmuş it azmanının elinden Çolaa gurtaramazdık yoorum!..

Oyun alanlarına dönen gurup, bir temel taşının üstünde süklüm püklüm oturan Sebahattin’i görürler. Elindeki bir helke kulpu ile tozu gubarı karıştırıyordu. Az önce zıllımış /oyunbozanlık yapmıştı. Pişman olduğu belliydi. Onlara bakarak tebessüm ediyor, “Nireyeaçir geddiiz la?” diye soru soruyordu. Hatasını unutturmaya çalışıyordu; öyle ya o oyun bitmiş olan olmuştu…

Sabahattin böyle oyun bozuculuğu çok yapardı, yani sık sık zıllırdı. Yarım kalırdı oyunları, çok canları sıkılırdı. “Valla bir daha yapmam, anam babam bir gılın üstünde yunsun ki bir daha yapmam” derdi; ama tam yenileceğini anladığı zaman gene yapardı. Çocuklar, onu görünce, biraz önce oynadıkları oyunu bozduğu akıllarına düştü. Üstelik Çolak’ı kurtarmak için kendilerine katılmamıştı. Ona ders vermek istiyorlardı. Kaş göz işaretiyle, yakın olanlar fısıldaşarak anlaştılar ve hep bir ağızdan böyle zıllıyanları kınamak, pişman etmek için söylenen tekerlemeyi bağırarak söylemeye başladılar:

Zıllı zıllı zıdana

Beş boynuzu budana

Zıllıya köynek biçerler

Yan cebine s.ç.rlar[¹]

Öfkeleri yatışınca, her zamanki gibi yeni bir oyun kurmak üzere toplaşırlar…

Bu sırada elindeki hapazanın[2] kalanını bitirmek için ısırdığı her lokmayı adeta çiğnemeden yutan Ali de gelip gucurların içine katılmıştır bile…

……………………………………….

[¹] Bu saymacayı kıymetli dost, iyi insan, Em. Öğretmen Mustafa Kar hatırlatmıştır.
[²] Hapaza: (Hateze diyen de var). Yenilmek üzere çöpe takılan pişmiş pancara denir. Tarhana çorbasının içine tarhananın ekşiliğini alsın ve tatlandırsın diye, pancarla birlikte pişirilir. Tencereye pancar büyüklüğüne göre diklemesine ikiye veya dörde bölünerek konurdu. Pişen pancarlar hem sıcak hem de çorba bulaşığı olduğundan, çatal da henüz her evde keşfedilmediğinden(!) uzunca bir çöpe takılır ve çoğu zaman da yemekten sonra ya da ara öğün olarak evin balkonunda, damında, örtmesinde yenirdi. Böyle çöp takılı pişmiş pancara hapaza/ hateze denirdi.

NOT: Bu yazım, Terk Eden Elbistan, Cilt 2, Sayfa 221’den alınmıştır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arif Bilgin - Mesaj Gönder 220 Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Kahramanmaraş Markaları

Elbistan Kaynarca, Kahramanmaraş ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (344) 415 04 15
Reklam bilgi