Ahlakın Zirvesi; Ahlaksızlık!

Eskileri hatırlayanlar iyi bilirler. Mahallede veya sokağımızda bir ölüm olduğu zaman, bir cenaze olduğu zaman vasati bir ay gibi bir süre komşuların hiç birinin evinde televizyon izlenmez, radyolar açılmaz, herhangi bir eğlence türü organizasyonlar yapılmaz, düğünler ertelenirdi. Hatta böyle yas tutulan bir ortamda yazılı olmasa da oturmuş bir kültürel kanun haline gelen bu durumlara aykırı davranışlarda bulunan insanlar kınanırdı. Komşuluk ilişkilerinde yaşlılara, düşkünlere ve hastalara pozitif ayrımcılık yapılır, kimsesizler, ihtiyaç sahipleri, düşkünler, sahipsiz komşular sahiplenilir ve kolektif bir şuurla kimse perişan edilmez ve yalnız bırakılmazdı. Cenaze, hastalık, kaza, nişan, sünnet, düğün gibi topluluk işlerinde tüm komşular, akrabalar veya mahalleli elbirliğiyle ve yardımlaşarak işi olanın yükünü paylaşır, büyük organizasyonlar kolaylıkla yapılırdı.

İşi çıkan veya bir yere gitmesi gereken esnafın işyerine komşusu göz kulak olur, yanındaki veya çevresindeki işyeri sahipleri ile eşraf sohbetleri yapılır, yemekler birlikte yenilirdi. Kendisi sabah siftahını yaptıktan sonra ikinci müşterisini komşusuna yönlendirecek kadar kadirşinas esnafların varlıkları ahalinin alışveriş güvenliğinin de teminatı idi aynı zamanda. İşleri iyi gitmeyen esnaflar elbirliği ile kurtarılır, dara düşenler imece usulüyle desteklenir, esnaflıklar ve işletmeler on yıllarca devam ederdi. Ticaret hayatındaki bu dayanışma sayesinde münferit durumlar dışında batan, iflas eden esnaflar olmadığı gibi çıraklık, kalfalık ve ustalık kültürü ile ahilik anlayışı da bozulmadan insanları hizada tutmaya yeterdi.

Bir işyerinde çalışanların yaptıkları işlerde gösterdikleri titizlik, gayret ve ehemmiyet nedeniyle işler kaliteli ve sağlam yapılır, müşteri aldığı mal veya hizmet nedeniyle son derece memnun olur ve en önemlisi de bir iş bir kere söylenir, bir kere yapılırdı.

Evlerde babanın sözünün üstüne söz söylenmez, baba gelmeden sofraya oturulmaz, babadan izinsiz herhangi bir işe kalkışılmazdı. Analığın ağırlığı da en az baba kadar hissedilir ve önemsenirdi. Ve hatta büyükanne ve büyükbabanın ev idaresindeki otoritesi hiç küçümsenmeyecek kadar etkili ve uzun yaşam tecrübesinden kaynaklanan güvenlik sigortası gibi her evin her ailenin içerisinde dururdu.

Eskiye dair bu ve buna benzer aile durumlarını olabildiğince çoğaltabiliriz. Çarşı, sanayi, pazar esnaflarının ve bugünkü tabirle iş insanlarının ticari hayatlarına dair de eskilerden hatırlanan ve şimdilerde unutulan hasletlerini sıralayabiliriz. Aynı mahalleyi, aynı sokağı paylaşan komşuların yaşamsal ilişkilerinde de şimdilerde pek hatırlanmayan ve yazılı da olmayan neredeyse kültürel kanunlar diyeceğimiz birçok güzel davranışlar yazarız.

Tüm bunların haricinde doğumdan ölüme kadar insanların yaşadıkları toplumlarda içerisinde bulundukları her çeşit sosyal rol durumu için eskilerde kaldı diyebileceğimiz ticari, toplum yaşamı, aile ve akrabalık ilişkileri, iş dünyası ve çarşı-pazar yaşamı hususlarında belki yüzlerce “huy” sıralayabiliriz. “Can çıkar, huy çıkmaz.” diye bir sözün varlığından bahsedilse bile can çıkmadan huyun çıktığı, çıkmasa bile değiştiği çağımızda görülmektedir. Peni ne oldu da bu huy çıktı veya değişti.

Komşusunun cenazesinden, hastasından, yasından ve yaşlısından habersiz komşular haline nasıl geldik? Komşusunun malına ve canına kastedebilen komşular haline, en azından emin olunmayan komşular haline nasıl geldik. Birbirini düşürmek için elinden geleni yapan esnaflar, müşterisine komşusunu karalayan esnaflar haline nasıl geldik? Evlerin aile kavramından uzaklaşarak her ferdinin bireysel kararlar aldığı, evin bereketidir denilen yaşlıların evlerden atıldığı, horlandığı ve dikkate alınmadığı hale hangi dönüşümlerden geçerek geldik? Neyimizi düşürdük, neyimizi kaybettik, neyimizi unuttuk ve neyimizi bozduk da bu durumlara kadar hızla ilerledik.

Doğru olmak, sabretmek, tevazuu sahibi olmak, iffetli olmak, yardımlaşmak, söze sadık olmak, bağışlamak ve affetmek, adaletten ayrılmamak, gıybet etmemek, iftira etmemek, yalan söylememek, kibirli olmamak, cimri olmamak, israf etmemek, riyadan uzak durmak, içki ve kumardan sakınmak, bozgunculuk yapmamak, fitne çıkarmamak, haksız kazançtan sakınmak, rüşvet yememek, cana kıymamak, haset olmamak ve buna benzer ahlakın temel prensiplerini yitirdiğimizi, unuttuğumuzu ve kaybettiğimizi söylesek sanırım nedenlerin büyük çoğunluğunu cevaplamış oluruz.

Elbette teknolojik gelişmeler, küreselleşen dünyanın hızına yetişmek için tüm enerjisiyle koşmaya çalışan insanın keşmekeş hayatı veya nesiller arası farklılıklar gibi daha başka sebepler de söylenebilir ancak tüm bu yozlaşma ve bozulmaların en temel sebebi ahlakın en temel ilkelerinin yok edilmesidir. Kaybettiğimiz tüm ahlak prensipleri nedeniyle ticaret ahlakı, komşuluk ahlakı, iş ahlakı ve aile ahlakı ile bunların birleşimi olan toplum ahlakı yavaş yavaş bozuldu. Sadece bozulma bununla da kalmayarak nesillerin karakteristiğine yansımaya başladı. Son yıllarda toplumsal yaşamda sık kullanılan bir de “etik” kelimesi var ki özellikle bu kelime ahlak kavramı ile çok karıştırılmakta, ahlak kurallarının yok sayılması “etik değil” şekliyle yumuşatılmakta ve geçiştirilmektedir. Etik kelimesi neredeyse ahlak kelimesinin yerine geçecek noktaya gelmektedir. Etik ve ahlak kelimeleri birbirinden farklı kelimeler olmasına, farklı anlamlar içeren kavramlar olmasına, dayanak ve çıkış noktaları farklı olmasına rağmen bilinçli olarak veya tamamen özen gösterilmeden kullanılmasından dolayı ahlak kavramı “etik” kavramı ile ifade edilerek ahlaksızlıklar daha şirin veya daha müsamaha gösterilebilir noktaya çekilmektedir.

En genel bir özetle geçmişi ile övünen bir millet olma özelliğimizi de düşünerek, toplumsal yaşamda zirve noktaya ulaşan İslam medeniyetinin mirasçısı bir toplum olarak, onlarca devlet kuran bir milletin soydaşı ve mirasçısı olarak, yüzyıllarca üç kıtaya adaletle hükmeden bir imparatorluğun mirasçıları olarak ve daha nice kasılarak övündüğümüz şanlı mazimizin mirasçıları olarak, geçmişi askeri, insani ve toplumsal gururla dolu bir devlet geleneğinin üzerine eklediğimiz yeniden dirilme, yüceltme ve muhasır medeniyetler seviyesine çıkma yolculuğunda geçirdiğimiz gelişim aşamalarıyla ve yıllarca süren eğitim, kültür, sosyal ve teknolojik gelişmelerle çıkabildiğimiz en yüksek ahlaki zirve; Ahlaksızlık!

En kötü durum ise toplumun neredeyse tamamı bireysel olarak bu yozlaşma ve bozulmadan şikâyetçi iken, çözümün fert fert insanların kendisinden başlayarak arınmasından ziyade düzelme, düzeltme, temizlenme ve yeniden ahlaklı toplum olma konusunda yapılacak her şeyin devletten, kurumlardan, devlet görevlilerinden ve kanunlardan beklenilmesidir.

Toplumun her ferdi “iyiliği emretmek ve kötülükten menetmek.” düsturu ile kendi hayatını şekillendirdiğinde, ahilik kültüründe olduğu gibi çürüyen, bozulan, kokuşan ve zararlı hale gelen bireylerin pabucunu dama attığında, iyiliğe ve iyilere rağbet edip kötülük ve kötülere pirim vermediğinde, yanlış insanları başköşeye oturtmadığında toplumsal olarak düzelmenin başladığı görülecektir.

Bozuk bir toplumun düzeltilmesi oldukça zor iken gelecek nesillerin düzgün yetiştirilmesi ise eğitimle çok ama çok kolaydır.

İlk defe yazımda herkesin hatırlayacağı kısa bir hikâyeye yer vereceğim;

Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu.

Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu.

Baba, oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti.

Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:

– Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim! Dedi.

Sonra düşündü:

– Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez!

Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi:

– Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz! Dedi.

Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.

Çocuk şu ibretlik açıklamayı yaptı:

– Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!

Övüneceksek atalarımızın kurgulayıp sürdürdüğü toplumsal yaşamla değil, çağımızdaki kendi toplumsal yaşantımızla övüneceğiz. Düzeleceksek kendimizle başlayıp aile, mahalle, çarşı ve topluma yaymak suretiyle düzeleceğiz. Yukarıdaki hikâyeden bir söz ve tamamlayıcı olarak Şeyh Edebali’nin bir sözü ile nokta koyalım.

“İnsanı düzelt ki dünya düzelsin.”

“Ey oğul! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mikail Şahin - Mesaj Gönder 29 Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.