Korkut Akbaş’tan Ali Akbaş’a BİR ŞAİRİN HİKÂYESİ

I. Bölüm

Taşra Çocuklarının Okuma Hikâyeleri

Ah bu Anadolu, daha doğrusuyla taşra çocuklarının okuma hikâyeleri!… 1950’li yıllarda, hele de bir köy çocuğuysanız, yandınız demektir. İlk okul sonrası Ortaokuldan itibaren çıkılan şehirdeki eğitim kurumlarına gidip gelmek, kalacak yer yurt bulmak, beslenecek kadar gıda, ısınacak kadar yakacak bulmak mesele…. En yakını 8-10 km., bazen 30-40 km. mesafedeki köyünüzden kasabanıza, birkaç arkadaşla birlikte kiralanan, çoğu tek odalı evlerde asgarî ihtiyaçları karşılayacak ve o zamanlar yüzde doksanı gaz lâmbası kullanan bu yerlerde aydınlanacak, o sarımtırak renkli yetersiz ışıkların altında arkadaşlarınızla ders çalışacaksınız. Yüzde yetmişinden fazlasının köylerde oturduğu, yol ve ulaşım şartlarının henüz çok zayıf kaldığı, kışları aylarca köy yollarının kapalı olduğu bir Türkiye şartlarından bahsediyoruz. Bırakın normal gıda almayı, köylü çocukları kuru ekmeklerini köylerinden getirir, çayın yanında peynir-ekmeği olanlar, günde artı bir öğün olsun çorba içebilen, bulgur pilâvı yiyebilenler şanslı sayılırlardı. Oysa yetişme çağındaki çocukların-gençlerin zihnî çaba için yeterince beslenmeleri, ısınıp aydınlanmaları, haftada veya on beş günde bir defa olsun şehirde ilk defa karşılarına çıkan ve müthiş bir cazibe unsuru olan sinemaya gitmeleri ihtiyaç hanelerindendir. Hele iş kasabadan çıkıp il merkezine, daha büyük şehirlerde okuma mecburiyetine dökülünce, yetişme çağının artan ihtiyaçlarıyla birlikte doğan ilâve zorlukları, varın hesap edin.

Bugün ülkemizin yaşayan en önemli şairlerinden birisi olan Ali Akbaş da Maraş’ın Elbistan ilçesinin 7-8 km. yakınındaki bir köyde doğmuş ve ilkokuldan sonra köyünden çıkarak yukarda saydığımız bütün zorluklarla karşılaşmış bir insandır. Önce ilçe ortaokulunda, sonra ilinin lisesinde, nihayet İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyup öğretmenlik mesleğine geçmiştir. Kendi dönemlerinden on beş kişi geldikleri ortaokuldan üniversiteyi bitirecek kadar takat yetiren tek kişi...

Çocukluğundan itibaren meftun olduğu şairlik, daha doğrusu güzel şiir yazma tutkusu, Maraş lisesinde okurken hayli mesafe almıştır. Sadece arkadaşlarınca tanınan bir şair olmaktan öte, yeteneği bütün bir okulca bilinir olmuştur. Maraş, henüz resmen “kahraman”lık unvanını almamışken, sanırım kendisinin son sınıfta olduğu yıl açılan “Maraş Lisesi Marşı” ona bu fırsatı hazırlamıştır. Yarışmada aldığı birincilik ödülü tabir caizse şairliğinin ilk tescil belgesi gibidir. “Marş tekniği” bakımından da başarılı olan şiirin son iki dörtlüğü şöyle:

Kalemlerle ararız bilgi definesini

Tatmışız çalışmanın zevkini hevesini

Yakında bulacağız bu yolun zirvesini

Engizek yaylasından çiçekler deriyoruz

 

Çınlarken ufuklarda gençlerinin gür sesi

Adını duysun her yer, yaşa Maraş Lisesi

Her sınıfın uğurlu birer mâbed köşesi

Seni yükselteceğiz, sana söz veriyoruz (Erenler Divanında-s.98)[1]

[1] Yazıdaki Akbaş’tan alıntılar, Şairin Eylül’e Beste (Bengü yayınları, Ankara, 2011, 2013), Erenler Divanında (Bengü yayınları, Ankara, 2011, 2013) ve Turna Göçü (Bengü yayınları, Ankara, 2011, 2013) adlı kitaplarından yapılmıştır.  

II. Bölüm

Nasıl Tanıştık ve Hangi Çevredeyiz

 

Biz onunla, benden sanırım iki yıl daha önce geldiği İstanbul’da tanıştık. Ayni fakültede, o Edebiyat, bense Felsefe bölümünde okuyorduk. Bir grup hemşehri ağırlıklı arkadaş içerisinde, zannediyorum daha ilk ayda, yeni vardığımız Eyüp’teki eski Medrese’den dönüştürülen Zal Mahmut Paşa Yurdunda tanışmış olmalıyız; çünkü münferit olarak dışarıda karşılaşıp da üçüncü bir şahıs tarafından tanıştırıldığımızı hatırlamıyorum. Kendisi orada kalmıyordu; Doğan Gerek, Orhan Erışık, Osman Kurt ve daha birkaç Elbistanlı’nın da kaldığı bu yurda hemşehri talebeler hep gelip giderdi. 1965 Güzü idi. Daha ilk temasımızda sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi davrandığını hatırlıyorum. Güleç yüzlü, hoş sohbet, hemşehri canlı bir arkadaş… Bizden iki yıl daha kıdemli oluşu rahat davranmasının sebebi olmalıydı. Çok geçmeden onun şair olduğunu öğrenecektik. Ama Korkut Akbaş mahlasını kullanıyordu. Kendi bölümünden çok yakın arkadaşı Balıkesir Sındırgılı Selçuk Uysal’dan öğrenecektik ki, meğer siyasî içerikli bir şiir yazması dolayısıyla tam adını kullanmayı sakıncalı gördüğü için “Korkut” adını kullanmış, sonra da bir müddet devam ettirmiş.[1] (Selçuk ile sonra hayli zaman ev arkadaşlığı da yaptılar.) Hatta daha sonraları kendisi gülerek anlatmıştı, yeni tanıştığı bir arkadaşına ismini söylediğinde “Korkut Akbaş’ın nesi olursuz?” demiş; o da  (sanırım gurur ya da sevinç duyarak) “kendisi” diye cevap vermiş. Muhtemelen Ötüken’de çıkan şiirlerinden adını duymuş olmalı. Şimdi oraya geliyoruz:

Üniversiteye geldiğimizde, daha liseden aldığımız fikrî ve siyasî temayüllerle beraber Müslüman-Türk, muhafazakâr Anadolu çocukları olarak hemen çoğumuz kendimizi milliyetçi gençlik çevresinde, o günkü adıyla da “Türkeşçi gençler” grubu içinde bulmuştuk. Benim gibi ilâveten Nurettin Topçu ve benzeri bir düşünür/yazar ilgilisi olanlar da vardı şüphesiz. Ali Akbaş bizden kıdemli olarak o çevreye çoktan girmiş meğer. Kendilerini “solcu” yahut “sosyalist/Marksist” olarak tanımlayan arkadaşlarımızla kıyasıya tartışmalarımız olurdu. O yıllar MTTB.’de, Bayezid Marmara Kıraathanesinin altındaki salonda dinlediğimiz birkaç konferansı hatırlıyorum (MTTB’de Türkeş’in konusu “Dış Politika ve Kıbrıs” idi ve hınca hınç dolu salonda ilgiyle izlenmişti). Ali Akbaş’ın bölümlerindeki dönem arkadaşlarının çoğu da kendisi gibiydi. Selçuk Uysal dostumuzun anlattıkların göre (Ali Akbaş kanalıyla tanıdığımız bu insanla yıllar sonra işi “aile dostluğu”na kadar uzatacaktık), bazı dönemler adamakıllı görevler almışlar; o zamanki adıyla CKMP’nin gençlik kollarına kadar girmişler, Atsız’ın görev yerine yakın Süleymaniye semtinde otururlarken de yanına gidip gelir olmuşlar; Ötüken dergisinin paketlenip postalanması işleri dâhil. Ve 1967 CKMP Büyük Kongresi için Ankara’ya giderlerken Ali Akbaş “Bozkurtlar Marşı” adlı bir şiir yazmış. Bir zaman “Türkeşçi” gençlerin dilindeydi. (Tamamen siyasî nitelikte olduğu için Korkut Akbaş imzasıyla; onun kitaplarına girmeyen, ama “gençlik nostaljisi” olarak hem değerli hem de güzel olan bu şiirin tamamını verelim):

Sende bütün umutlar,

Göğe yükselsin tuğum;

Haykırıyor bozkurtlar,

Selâm sana başbuğum.

 

Semerkantlar Kerkükler,

Yaslı yaralı Türkler,

Artık Alpaslan kükrer,

Selâm sana başbuğum.

 

Altaylardan Tuna’ya

Yeniden bütün dünya,

Görsün korkulu rüya;

Selâm sana başbuğum.

 

Tanrım güç versin sana,

Acısın Türkistan’a…

Selâm selâm Turan’a,

Selâm sana başbuğum. (Uysal, s.40)    

[1] Selçuk Uysal, Geçen Değil Uçan Yıllar, (2004 tarihli, yayımlanmamış hatıra kitabı)

III. Bölüm

Türk Dünyasının Kapısında

 

Selçuk Uysal, Edebiyat Fakültesine vardıklarında kendisinin ilk derslerindeki biraz ürkekliğini, çoğu zaman amfinin veya dershanenin en arka tarafına oturduğunu, ama yer yer hocalara muhalefetten de geri kalmadığını anlatıyor. Bazıları girişkenlikten, bazıları da Osmanlı Alfabesine aşinalıktan önde, kızlarla birlikte oturuyorlarmış, Selçuk onları kıskanıyormuş. Ali Akbaş da harflere aşinalıktan ufak tefek görünümüyle onların arasındaymış ve onun hakkında şöyle düşünüyormuş: “Helâl olsun adama, Anadolu’dan, Elbistan gibi yerden gelmesine rağmen ne kadar rahat. Biz İzmir’den geldik de ne oldu? Ön sırayı bırak, orta sıralarda bile oturmaya çekiniyoruz.” Meğer Ali Akbaş da onun hakkında, ara sıra hocalara muhalefetine bakıp “Adamın İzmir’den geldiği, büyük şehir gördüğü belli! Rahat rahat konuşup hoclara kafa tutuyor” diye düşünüyormuş. Bir gün yan ayna oturunca Ali ona şiirlerinden bahsetmiş, “Maraş Lisesi Marşı”nın da kendisine ait olduğunu söylemiş; Selçuk inanmamış, içinden “yine kendini şair sananlardan biri” demiş. Ama “Küçük Akıncılar”, “Çoban Bizden Yoldaşlı”, “Türkümü Unutturdun” şiirlerini okuyunca şüphelenmiş, “bunları gerçekten sen mi yazdın?” diye sormaktan da kendini alamamış. “Ali biraz iftihar, biraz mahcubiyetle, ‘he gardaş ben yazdım, eshahdan güzel mi?’ deyince, ‘yok yok, güzel değil… Çok güzel… Sen gerçekten şairsin” demiş. Ve Selçuk bir karar verip kendi şairliğinden vazgeçmiş.

Şöyle diyor:

“Ali’nin yazdıklarını görünce hem benim yazdıklarımın şiir olmadığını anladım, hem de onun, benim yazmak istediklerini yazdığını fark ettim.” (Uysal. s.29)

Bizim de okuduğumuz dönem olması dolayısıyla biliyoruz, o zamanki Edebiyat Bölümü’nün gıpta edilecek de bir hoca kadrosu vardı. Bizim arkadaşlar vardıklarında Reşit Rahmeti Arat, Ali Nihat Tarlan, Mehmed Kaplan, Faruk Kadri Timurtaş, Muharrem Ergin, Ömer Faruk Akün, Abdülkadir Karahan ve Ahmet Caferiyatoğlu oradalar. Ve 1963 yılında son defa yapılan “seçme imtihan sistemi” ile edebiyat bölümüne iştiyakla giren hayli başarılı bir öğrenci grubu mevcut. Sonra o devreden, Selçuk Uysal’ın ilk planda hatırladığı sekiz kişi profesör olurlar: A. Bican Ercilasun, Dursun Yıldırım, Bilge (Yolalan) Ercilasun, Rıza Filizok, Zeynep Kerman, Tahir Uzgör, Nuri Yüce, Metin Karaörs. Bunlara ilâveten, şair ve  yazar, idareci, öğretmen olmak üzere hayli başarılı isimler çıkar. (Uysal, s. 26-28) Ali Akbaş öğretmen olarak başlayıp ilerde Üniversitede yüksek lisans da yapmakla beraber, asıl öne çıkan yönü, zaman içinde Türkiye ve Türk dünyasınca tanınan şairler arasına girmiş olmasındadır. Şimdi meselâ onun daha üniversite öğrencisiyken, Türk dünyasının kapısı sayılabilecek Tebriz’den gelen Şehriyar’ın sesine (Heydar Baba’ya Selâm şiir kitabından hareketle) yine Korkut Akbaş adıyla verdiği cevabı hatırlayalım.

  1. Bican Ercilasun bey, Şehriyar’ın o şiirine Türk dünyasının çeşitli yerlerinden akisler geldiğini söylüyor (Türk Edebiyatı, S. 529). Ama Türkiye’de o zaman meşhur hayli Türkçü şairler de varken, onlara fırsat vermeden, 1967 yılında bir üniversite öğrencisi Ali Akbaş’ın hem de Ötüken’den Şehriyar’a Selâm diye hârika bir çıkışla cevap vermesi, çok ilginç. Bu onun, erken yaşında hem Türk Dünyası konularında ne kadar donanım sahibi olduğunun, hem de şairlik yönüyle yine ne kadar erken olgunlaştığının deliliydi. Bu şiir de Türkçü gençlerin dilinde uzun süre dolaşmıştı. Örnek olarak beş mısraını verelim:

Türkçe söyle Heydarbaba küsmesin

Dost bağında hoyrat yeli esmesin

İstanbul’dan duyuluyor gür sesin

            Söyle söyle hey dilini sevdiğim

            Yerin yurdun hey elini sevdiğim (Turna Göçü-s.67)

Evet, Şehriyar’ın elini ve dilini sevmek için o yaşta bir Ali Akbaş olmak gerekirdi.

IV. Bölüm

Bir Göç Şiiri Nasıl Yazılır

Ve Masal Tiyatro

 

Ali Akbaş’ın İstanbul çıkışlı bir “Göç” şiiri var, çok kişi bilir.

Tamamen yaşanmış bir gözlem ve acılar yumağının Ali Akbaş’ta duygusal tezahürü demek lâzım. Hikâyesi şöyle: Ali, kardeşi Hamza rahmetli ve arkadaşları öğrenci evinde kaldıkları üniversite yıllarından bir yıl, baba tarafından karı-koca hayli yoksul bir akraba çifti İstanbul’a çıkagelir.

1960’lı yılların Almanya’ya işçi göçü olaylarının en yoğun olduğu zaman... Pasaportundan vizesine, sağlık raporuna ve nice işlemine kadar bütün hazırlıklar yapılacak, ama erkek değil genç gelin yollanacak. Çünkü o zaman Almanlar, denge sağlamak için kadın işçi alımına daha çok talip oluyorlar. Bizimkiler de önce hanımları gönderiyor, ardından da “istetmek” suretiyle erkekleri yollama formülünü işletiyorlardı.

Tabii bu ikili akraba, İstanbul’da yol-iz bilmediğinden dersleri de bir yana bırakıp bütün işlemeleri takip etmek, Ali ve Hamza Akbaş kardeşlere kalıyor.  İşin uzun koşturmalarını Hamza yapıyor, bir kısmını birlikte çözüyorlar vs… İşte o gidip-gelmeler sırasında, o uzun kuyruklarda, yoksul ve bir ümitle koşarak Anadolu’dan gelmiş insanların yaşadıkları acı ve ıstırapları, kiminin elinde Kur’an,  kiminin yanında sazlarıyla umumi manzaraları keskin gözlemci ve duygu yüklü Ali Akbaş’ı sarsar. Her şey bitmiş, tek başına bir genç gelin işçi Sirkeci Gar’ından Almanya’ya uğurlanacak. Ve kampana çalıyor, tren kalkıyor akraba gelin uğurlanıyor. Geriye de Ali Akbaş’a bütün bu dramı şiirleştirmek kalıyor. (2012’de Almanlar, Türkiye’den işçi alımının 50. Yılını görkemli törenlerle, “Sirkeci’den kalkmış” treni karşılayarak, anlı-şanlı kutladılar.)

“Göç” şiirindeki o tarih vurgusu dâhilinde bizi bu hallere düşüren okumuşlara-aydınlara (beyler) kahırlar, sitemler ve aslında tek kelimeyle isyanlar, hem bir realizmi, hem de yoğun bir romantizmi yansıtır:

………………………………

“Bir kampana çalar

Analar ağlar

“Oğuuul

            Oğul!”

Çocuklar öksüz

Gelinler dul

            Sirkeci’den tren gider

            Evim barkım viran gider”

 

“Biz hep atla geçtik Tuna’dan

Böyle geçmedik

Avrat uşak

Biz hiç böyle göçmedik

Beyler utansın

            Sirkeci’den tren gider

            Varım yoğum törem gider”

…………………………………………….

“Burada ezan var

Orada çan

Her sabah çınlar tepemizde

“Uyan

            Uyan

                        Uyan!..”

Sirkeci’den tren gider

Bir yaldızlı Kur’an gider (Eylül’e Beste-s.82-84)

Tek kelimeyle hârika!.. Diline gönlüne sağlık Ali Akbaş.

Ali Akbaş, bir bakıma masal-tiyatro denemelerinden sanırım ilki olan Kız Evi Naz Evi’ni  de (benim hatırımda ilk adı Çimen Kız diye kalmış) İstanbul’da yazmıştı. İstanbul Radyosu’nda ilk seslendirilişi arkadaşları arasında âdeta olay olmuştu. Hele de –aklımda yanlış kalmadıysa – 150 TL. telif ücreti almış olması, bayağı bir kazanç sayılırdı o zaman. (Öğrenci kredisi aylık net 242.50 TL idi.) Parayı harcadıktan sonra rahmetli kardeşi Sevgili Hamza, ağabeyine takılıyormuş: “Kötü yazar, teliften biraz para kazan da harcıyak!...”

V. Bölüm

Türk Dünyasına Ağıtların Şairi

Nihayet Ali Akbaş mesleğini alıp kendi memleketine, Elbistan’a Edebiyat öğretmeni olarak atanır. Ben 1971 Mart’ında askerden geldiğimde bir dönem önce başlamıştı. Ben de atama beklerken ücretli derslere girdim, Dadaş Feridun Narin’i, Yılmaz Terzi’yi ve diğer birçok arkadaşı orada tanıdım.

Kötü günlerdi, anarşi okullara yayılmak isteniyordu. Öğretmenler kamplara bölünmüştü. Polis yüzlü adamlar idareci yapılıyordu.

Nihayet ben 1972 Ocağında ayrıldıktan bir müddet sonra (o zaman artık “ülkücü” diye anılan”) Ali Akbaş ve bütün arkadaşlarını mecburi tayine tâbi tuttular (o zamanki adı sürgün). Hoca şanslı sayılırdı, güzel Karadeniz bölgesine, Rize Çayeli’ne gitti. Orada da öyle sevdirdi ki kendini, talebeleri hâlâ ararlar. Sonra Ankara Eğitim Enstitüsü hocalığı ve idarecilikler, derken FRTM dönemi ve bayram Bilge (Tokel) ile tanışmalar ve Hacettepe’de hocalık ile 25 yılı tamamlayıp emekli oldu Ali Akbaş.

 Ama o, şairlikten, okuma-yazmadan hiç emekli olmadı şükür. “Oyunskiy Sagusu”ndan “Aral’a Ağıt”a kadar, Türk dünyasının acılarını dile getirdi hep. Oyunskiy’i okuyunca dedim ki, “Ali Hoca, bir Saha Türk’ünün ağıtını bir Anadolu Türk’ünün böylesine yazması için, ancak Ali Akbaş olması gerekir herhâlde. Aşk olsun sana!...” Son bölüm şöyle, biliyorsunuz:

“Ve bir ak saçlı ozan dedi ki:

Sanmayın ki çürüyüp

Toprak oldu Oyunskiy

Ormanda kayınlara

Yaprak oldu Oyunskiy

 

Ozanların dilinde

Kopuzların telinde

Ve erkinlik yolunda

Bayrak oldu Oyunskiy

 

Giden sırayı savar

Ruhu göklere ağar

Her gün yeniden doğar

Şafak oldu Oyunskiy

 

Ahı tutar onları

Acı olur sonları

Unutulur sanları

Adak oldu Oyunskiy

Adak oldu Oyunskiy (Erenler Divanında-s.38)

Evet, o zalimlerin sonları acı oldu, sanları unutuldu, çünkü kendi milletleri bile lânet okuyorlar. Stalin malûm, “bir insanın ölümü dramatiktir, yüz bin insanın ölümü ise, sadece istatistik konusudur” diyordu. Oysa Platon Oyunskiy, verdiği eserlerinde ve Ali Akbaş’ın ağıtında yaşıyor, yaşayacak.

Ali Akbaş Anadolu Türklüğünün genç ve büyük  âlimi “Erol Güngör’e de bir ağıt yakmıştır ki, nefistir. Onun genç ölümüne hepimiz çok çok yanmıştık. Akbaş gönlümüze tercüman oldu. Birkaç mısraı şöyle:

“Bir âlimin ölümü”

“Bir âlemin ölümü”

Dalımda gül kalmadı

Bu esen sam yeli mi?

            Mahzun vatan ağlasın

            Ebri nisan ağlasın

 

Âlimdi ehli dildi

Çağda ilme kefildi

Öksüz kaldı bir nesil

Sade bizim değildi    

Cümle cihan ağlasın

Ebri nisan ağlasın (Turna Göçü-s.65 vd.)

Malûm, “ebri nisan”, bulutlu-yağmurlu Nisan ayı demek. Çünkü 23 Nisan 1983’te rahmetli olmuştu. Mekânı cennettir inşallah!...

Ve Ali Akbaş’ın, ölümü tarifi de hârika!... Onu bir “şeb-i yeldâ”, bir uzun gece olarak tanımlıyor. O şiirden iki dörtlük analım:

“Bizden ölümü sorarlar

Dostlara vedadır ölüm

Sorarlar bizi yorarlar

Bir sırr-ı Hüdâdır ölüm

……………………………

Viran bahçe solgun çiçek

Güneş buluta girecek

Ta haşre kadar sürecek

Bir şeb-i yeldâdır ölüm” (Turna Göçü-s.81 vd.)

VI. Bölüm

 “Uykuya Doğru Şiiri”ni Tahmis

Ve nihayet bendenizin Ali Akbaş dostumun bir şiirine yaptığım farklı tarzda bir tahmis denemesiyle bitirelim. O, bu hârika güzellikteki şiirini bir yeğenine ithaf etmiş. Biz ise onunla birlikte hem küçük yeğenlerimize ve hem de artık torunlarımıza ithaf edelim:[1]

Anneciğim

Düşümde bir kuşmuşum

Kucağından uçmuşum

     Uçurtmamın ucundan

     Sıkıca tutunmuşum

 

Anneciğim

Düşümde bir mektupmuşum

Gideceğim yeri unutmuşum

     Bir posta kutusunda

     Beklenen umutmuşum

 

Anneciğim

Aç beni, oku beni

Basmadan uyku beni

     Uykular uyku olsun

     Rüyayla yı(y)ka beni

 

Anneciğim

Allah ne kadar yakın

Konuştum duydu beni

     Meğer cenneteymişim

     Melekler saydı beni

 

Anneciğim

Yollar beni çağırır

Kuşlar beni

Rüzgâr beni

Uyku beni

Su beni

Sevgili Ali Akbaş arkadaşım, kardeşim, kadim dostum!.. Seninle çok günler geçirdik. İkimiz de bekârken evlendik; eşlerimiz-çocuklarımız oldu; çocuklarımız 15 yaşlarına kadar hemen hep yazları birlikte oldular, evlerimize kardeş evleri gibi girip çıktık. Türkiye’nin hâllerine birlikte ağladık; Sevgili Kardeşin Hamza’nın (ki, ben de kardeşim gibi severdim), keza Sevgili Amcaoğlum Hâmit Aktaş’ın (ki sen ve Hamza da kardeşiniz gibi severdiniz) kayıplarına beraber ağlaştık; ıstıraplarını hâlâ birlikte duyuyoruz içlerimizde. Bazen siyasetteki gidişatı farklı algılama ve yorumlarımızdan kaynaklı tartıştığımız, hatta birbirimizi haksız yere kırdığımız da oluyor. Ama sevdiğimiz ve ebediyen yaşamasını istediğimiz değerlerimiz bir, bunu herkes biliyor.  O bahsettiğin “şeb-i yeldâ”n başlayıncaya kadar, sana daha nice eserler verecek uzun ve sağlıklı ömürler diliyorum arkadaşım, kardeşim, kadim dostum. Selâm ve sevgilerimle!...

-SON-

[1] Şiirde, ilk üçlü mısralar şair Ali Akbaş’ın, son ikişeri Mustafa Kök’ün. En son altılı bölüm ayni bırakıldı. Bilinenden farklı bir tahmis denemesidir. Bu deneme, Akbaş’ın G. Yay. Yön. Olduğu Kardeş Kalemler’de, Cezir Turhan müstearıyla yayımlanmıştır. Sürçü lisan ettik ise, affola!..

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kök - Mesaj Gönder 9 Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Kahramanmaraş Markaları

Elbistan Kaynarca, Kahramanmaraş ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (344) 415 04 15
Reklam bilgi