BEN EVLENİYORUM

İki katlı, toprak damlı köy evinin önüne geldiğimizde köyün imamı öğle ezanını okumaya başlamıştı. Çatal kapının açık olan kısmından avluya girdiğimizde ağır bir ahır kokusu karşıladı bizi. Evin alt katı koyun ahırıydı. Avluda yer yer koyun gübreleri, saman yığınları ve öğle uykusunda baygın düşmüş çoban köpeği vardı. Köpeği görünce biraz telaşlandım ama köpek başını kaldırıp bize bakmadı bile.

     Ağaç merdivenden ikinci kata çıkarken tutunduğum korkuluğun artık çok aşındığını bunun mutlaka yenilenmesi gerektiğini düşündüm. Gıcırdayan basamaklar da değişmeli. Sonra da böyle bir düşüncenin sırası mı diye kendi kendime güldüm. İnsan ne tuhaf ki en olmadık yerlerde olmayacak düşüncelere kapılır.

Kapının ağaçtan yontma tokmağını kardeşim üç kere vurdu. Heyecanlanmıştım. Elim ayağım titriyor nefes alışım gittikçe hızlanıyordu. “Postacı kapıyı üç kere çalar “ filmini anımsadım Ağır kapı gıcırdayarak açıldı.  Yüzünde çilleri olan uzun boylu ince yapılı sarışın bir kız yana çekilerek “buyurun” dedi.

     Geleceğimiz önceden haber verildiğinden kim olduğumuzu sorma gereği duymamıştı. Beklenen misafirlerdik. Kapalı kapıların yan yana dizildiği uzunca bir koridora girdik. Sarışın genç kız ilk kapıyı göstererek yine aynı nezaketle “şöyle geçin” dedi.

     Ağır tahta kapıdan içeriye daha ilk adımımı attığımda birden durdum. Ne yapacağımı şaşırdım. Uzunca bir odanın en üst kısmında üzeri işlemeli yastıklar olan bir divan ve yerde yer minderinde oturan sekiz/ on kadar kadın. Oturan kadınlar hep birlikte başlarını kaldırdılar, gözlerini üzerime dikerek adeta beni param parça edip her parçamı ayrı ayrı sorguluyorlardı. Bunca bakış arasında oturmam için gösterilen yere doğru yürüdüm. Kardeşim hemen arkamdaydı ve ben onun ne durumda olduğuna bakamayacak kadar şaşkın, bir o kadar da mahcuptum. 

   Geriye dönüp kaçmak istiyordum.

    Divanın hemen yanında ceviz ağacından yapılmış, katlanabilir bir sandalye vardı. Yavaşça o sandalyeye oturdum.

   Belimde hafif bir kamburum vardı. Şayet divana oturursam yumuşak yerde kamburum daha da belli olacak ve daha ilk baştan kaybeden ben olacaktım. Sert sandalyeye oturup sırtımı sert bir yere vermek en akıllıca olanıydı.

     Kapıdan girerken üzerime dikilen gözlerin bitmeyen sorguları altında eziliyordum. Başımı kaldırıp bakamıyordum. Yanaklarımın kızardığını, sırtımdan soğuk terlerin aktığını hissettim. Kardeşim yanımdaki divana oturdu. Önce ev sahibi daha sonra da orada bulunan bütün kadınlar teker teker sordular” Hoş geldiniz nasılsınız” Herkesten aynı soru ve herkese de aynı cevap. “Hoş bulduk. İyiyim sağolun, ya siz?”

     Buraya kız bakmaya gelmiştik. Bizim memlekette evlenecek gençler önce bir birlerini görür daha sonra konuşarak karar verirler.

     Anam bu görüşmeyi ayarlayabilmek için günlerce uğraştı. Kız evi naz evidir ya, kabul etmek istemediler. Evlenmek için henüz erkenmiş. Ama anam öyle kolay pes edecek kadın değil ki. Bir değil beş değil defalarca çaldı evlerinin kapısını.”evlenmek için daha ne bekler kızınız ki, ikisi de çalışıyor. Olsun bu iş de hayırlısıyla akraba olalım” diye ikna etmek için ne diller döktü. Kardeşim İstanbul’dan sırf bu görüşmede hazır olmak için gelmişti. Zamanı sınırlıydı. Beklemenin ne manası vardı ki.

    En sonunda ısrarlar karşısında usanmışlar “ Eh bari gelip baksınlar. Hayırlısıysa olur.” Demişlerdi. Biz işte bu sözün üstüne çıkıp gelmiştik.

    Şimdi hemen diyeceksiniz ki,” Madem ikinizde çalışıyordunuz neden çalıştığı yere gidip tanışmadın?” Bunun cevabını hala ben de bilmiyorum. Belki de o zamanlar böyle şeyler ayıp karşılanıyordu.

      Uzunca odada derin bir sessizlik hâkimdi. Dudaklar kapalı ama gözler gereğinden fazla açıktı. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bana göre çok uzun bir zaman sonra o ağır kapı aynı gıcırtıyla açıldı. Başımı kaldırıp bakamadım. Bir gölge yavaş adımlarla bize yaklaştı. Heyecandan titreyen bir ses “Hoş geldiniz” dedi. Ses derinlerden geliyor gibiydi. Ya da ormanın derinliklerinden usulca sızan bir fısıltı. O sesin sahibi cam bir şekerlik uzattı. Uzanan elde ince uzun parmaklardan başka bir şey göremedim. Başımı kaldırdığım anda odada ne kadar kadın varsa hepsi aynı anda bana bakıyor beni paramparça ediyorlardı. Heyecandan, öfkeden, çaresizlikten titriyordum. Ya da bana titriyorum gibi geliyordu. Pencereden vuran gün ışığı ince parmakların sahibinin gölgesini odanın ortasına kadar yayıyor, gölgenin kımıldamasından bir canlının olduğu anlaşılıyordu. Ama ben başımı kaldırıp bakamıyordum. Heyecanlıydım çünkü hayatımın en önemli kararını verebilmek için bu ilk adım olacaktı. Çaresizdim çünkü bakışların kilimin allı morlu desenlerine kilitlenmişti. Öfkeliydim çünkü geleceğimiz önceden belliyken bunca misafirin ne işi vardı.

Şekeri yan tarafıma bıraktım. Uzanan kolonya şişesine avuçlarımı açtım. Yeterince tıpası açılmamış şişeden üç damla kolonya avuçlarımın arasında kaybolup gitti. Odaya hoş bir limon çiçeği kokusu yayıldı.

Biraz daha oturduktan sonra kalktık.

İkram edilen şekeri orada unuttum.

Dışarıya çıktığımızda havlunun koyun kokan ağır havası bile derin bir nefes almama engel olamadı.

Köyün içine, araba durağına doğru yürürken ben ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Kıza bakmaya gelmiştik ama ben sadece parmaklarını görebilmiştim. Kardeşim merakla sordu” Ne düşünüyorsun” diye.

Ne düşünebilirdim ki.

Eve döndüğümüzde bütün aile merak içinde bizi bekliyordu. İlk soru anamdan geldi. “Nasıl, beğendiniz mi?”

Anam onu bir bayan berberinde gördüğünde zaten âşık olmuştu. Çalıştığı yerdeki arkadaşlarım nasıl bir hanımefendi olduğunu anlatmakla bitirememişlerdi. Herkes bu evliliğe oldubitti gözüyle bakarken ben ne diyebilirdim.

Evliliği ya önceden tanışıp aşk evliliği yaparsın, ya da görücü usulüne razı olur eşin dostun tavsiye ettiği biriyle yola çıkarsın. Mantık evliliği dedikleri bunun hangisi olur bilemem.

Benim evliliğim görücü usulüyle olacaktı. Bu yola çıkmıştım ve eşe dosta güvenmem gerekiyordu.

Bizim evde karar verildi ve kız evine haber gönderildi. Bir an önce aileler bir araya gelecek, bunun adı konulacaktı. Konulacaktı da kızın adını bile bilmiyordum ki. Sonra bütün ailesi razı babası olmaz da olmaz diyordu. Neden diyordu onu anlayan da yoktu.

Araya hatırlı kişiler konuldu,  minnetler edildi. Babası Nuh dedi peygamber demedi.

Bütün görüşmeler ağabeyi ile yapılıyordu. Asker emeklisi olan ağabey gayet yapıcı, gayet anlayışlı hoş görü sahibi biriydi.

Nihayet babasının il dışında olduğu bir zamanda işi oldubittiye getirip söz kesildi. Söz kesme merasimsiz oldu. Hatta dahası bensiz de oldu. İki ailenin kadınları kızın evinde buluşup benim aldığım kalınca bir bileziği koluna taktılar. O ince parmakların sahibi artık benim sözlüm, müstakbel eşimdi.

Babası geldiğinde kıyamet kopmuştu. Değil sözlümü görmeye gitmek o köyün yakınından bile geçmem yasaklanmıştı.

Hani derler ya “Bindik bir alamete gideriz kıyamete.”

Ben evliliğe ilk adımı atmış biriyim. Sözlümle bir yemeğe çıkmak, sinemaya gitmek, el ele tutuşup şöyle çarşı Pazar gezmek hakkım değil mi? Hakkım olmasına hakkım da ben daha sözlümün yüzünü bile görmedim ki.

Evet haklısınız. Siz şimdi içinizden “Yahu bu ne cesaret böyle.” Diyorsunuz. Ben buna cesaret demiyorum. İster kabul edin ister etmeyin ama ben buna yazgı diyorum.

Bir gün bütün çalışanlar toplantıya çağırıldı. Bu hemen her ay sonunda yapılan toplantılardan biriydi. Sözlümün de bu toplantıya katılacağını düşündüm. Yüzünü hiç görmediğim birini onca insan arasında nasıl tanırım bilemem ama belki tanışırız umuduyla toplantıya gittim. Bir tek o bellik olarak takılan bileziğin kolunda olması ihtimali beni umutlandırıyordu.

Toplantıya gelmemişti.

Toplantıyı erken terk edip arkadaşın fotoğraf dükkânına gittim. Aslında buraya gelişimin geçerli bir sebebi yoktu. Buraya gelmek için önceden yapılmış bir planım da yoktu. Hani bazen sen istemesen de kaderin seni bir yerlere sürükler. Bazen bu sürükleme büyük belalar açarken bazen de hiç beklenmedik sürprizlerle karşılaşırsın. Benim için de büyük sürpriz hemen arkam sıra dükkâna girdi.

Kimliğini çok sonra öğrendiğim bayan vesikalık fotoğraflarını almaya gelmişti. Hem de arkadaşının fotoğraflarını almak istiyordu. Nerede çalıştığını konuşma arasında duydum. Birden bir tuhaf oldum. Acaba bu muydu?

Fotoğrafçı arkadaş başkasının fotoğrafını veremeyeceğini söyledi. Bayan tam çıkacaktı ki, arkadaşa “ Fotoğrafları ver. Yabancı değil.” Dedim. Nasıl dedim ben de anlamadım.

En azından iki bayana ait fotoğraf vardı. Bunlardan birinin sözlüm olma ihtimali çok kuvvetliydi. İki fotoğraftan da birer tane alarak koşar gibi eve geldim.

Fotoğraftakilerden biri koyu esmer diğeri açık buğday tenliydi. Açık buğday tenli olanın yüz hatları daha güzel görünüyordu.

Merdivenleri ikişer üçer çıkarak anama fotoğrafları gösterdim. Hangisi benim sözlüm?

Biri diğerinden oldukça farklı iki genç bayandan birini seçme şansı verilmiş gibi hissettim kendimi. Birisi hiç de güzel değildi. Anamdan beklediğim cevabı aldığımda rahatlamıştım. Artık içimde zerre kadar sıkıntı kalmamıştı. ,

Nişan yapılmadan önce oğlan tarafıyla kız tarafı alış verişe çıkarlar. Kız tarafı bohçalar dolusu kıyafet alır. Sonra bunlar giyilebilir mi diye hiç düşünülmez. Oğlan tarafı içi yana yana sadece ödemeyi yapar. Çoğu zamanlarda aileler arasındaki kavgalar bu alış veriş sırasında patlak verir. Her iki taraf da kendi haklarını savunabilecek, ağzı laf yapan, kavgadan kaçmayacak bir akraba ya da bir komşu bulup getirirler. Zaten kavga da o ikisi arasında başlar illet hastalık gibi ailelere bulaşır. İşte bu alış verişin yapılması için gün kararlaştırıldı ve onlara alış verişin yapılacağı mağazanın adresini verdim.

Bizim tarafta hakkımızı koruyacak ya da kavga yapacak kimse yoktu. Zaten yaptığımız araştırmada onlarında böyle bir şeye asla tenezzül etmeyeceklerini, anlayışlı, görgülü insanlar olduğunu öğrenmiştik.

Mağazaya girdiğimde ikisi mantolu, biri kara çarşaflı diğeri de etek bluz giyinmiş, dalgalı saçları açık dört bayan vardı. Arkaları dönüktü ama dalgalı saçlı olanı benim müstakbel nişanlımdı. Elindeki bir ceketi denemek için kabine giderken ilk defa uzun uzun arkasından bakmak nasip oldu. Sonradan söylediğine göre o da ilk defa kabinin perdesinden beni incelemiş. Allah için söylemek gerekirse yakışıklıyım o zaman.

Velhasıl alış veriş esnasında konuşma daha doğrusu sözlüm olan kızla tanışma fırsatı buldum.

Nişan yapılmasıyla düğün yapılması arası çok sürmedi.

İki ay gibi kısa bir süre içinde düğünümüzü yapıp bize ait olan yuvamızı kurduk.

Ve ben evlendim…

Beraberliğimizde elli yılı geride bırakmak için az zaman kaldı.

İyi ki evlenmişim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Taş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.