ADINI “AYLİN” KOYACAKTIK

Ne garip…

Seyrettiğimiz dizilerdeki hayatların yaşanmış olup olmadığını hiç düşünmezdim. Her şey bir hayalin ürünüydü. Hayal kuran kendi kurgularıyla seyirciyi yönlendiriyor, sahte acımalarla, sahte sevinçlerle zaman geçirtiyor. Görünmez bir elin komutuyla gül dediği yerde gülüyor, ağla dediği yerde ağlıyoruz. Çokça da kendimizden bir şeyler bulmaya çalışıyoruz. Biz millet olarak duygusal insanlarız. Her gözyaşı damlası mutlaka bizim yüreğimize düşer. Öyle olmasa televizyon kapandığında her şey unutulmuş olmaz mı? Elindeki uzaktan kumandanın kırmızı düğmesine bastığında o dünya orada bitti…

Ne zaman ki yaşanılamaz dediklerimizi yaşadık, işte o zaman anladık ki bizler zaten koskocaman bir hayalin, kocaman bir öykünün en ortalık yerindeyiz. Gün başlıyor yazılıyor öykümüz, gün bitiyor siliniyor. Hayat sanki yazboz/tahtası.

Evliliğimin ilk yılında yapıldı atamam. Eşim uğurum olmuştu. Daha istemeye ilk geldiklerinde “Rızkı veren Allah atanmana da yardım eder” demişti. Böylesi yüce gönüllü bir insan sevilmez miydi? Evlendim ve atandım.

Atandığım şehrin adını ilk defa duymuştum. İsim yabancı bir şehri andırıyordu. Hatta acaba bir Arap şehri mi diye düşünenlerde oldu. Haritada yerini bulduğumda yurdun en ortalık yerinde geniş bir coğrafyada oluşuna sevindim. Hakkında yazılanları okudukça heyecan ve mutluluk sarmalında kuş olup uçacak gibiydim. Aynı zamanda korkuyordum da. Sizde de hiç oldu mu böyle bir ruh çalkantısı? Olmuştur, olmuştur. Ağlamakla gülmek arası bir yere sıkışmak ya da sevinçle korkuyu iç içe yaşamak. İşte bir ruh çalkantısı bu. Uzmanlar ne derler bilemem ama ben böyle diyorum.

Doğduğum, büyüdüğüm, hatta tüm öğrenim hayatımın geçtiği şehrimden yüzlerce kilometre ötede bir yerde yeni bir hayatı yaşamak korkutuyor. Ama eşim “Korkma, ben de eş durumundan yanına gelirim” diye teselli etmeye çalışmıştı. “Taş çatlar bir yıl ayrı kalırız. Gerisi bir ömür beraberlik” Ne güzel bir ifade. Bir ömür beraberlik.

Bir ev tuttuk. Penceresinden salkım söğütlerin suyla sarmaş dolaş olduğu nehrin göründüğü şirin bir ev. Okula, çarşıya yakın sımsıcak bir yuva. Eşyalarımızı yeni baştan dizdik. Her şey çok güzeldi ama yine de içimde kocaman bir boşluk vardı, dolmayan, dolduramadığım.

Çok tatlı ev sahiplerim var. Yaşlı karı/koca. Muhittin amca sessiz, kendi dünyasına dönük biri. Ama Elif teyze öyle mi? Çok konuşan, çok sorgulayan ve çok da ince düşünceli bir kadın. Geldiğim büyük şehre göre burada insanlar daha samimi. Komşuluk ilişkileri daha da candan. “Sen burada garipsin. Sen bize emanetsin. Demişti Muhittin amca. Bu emanet sözünün bu kadar saran sarmalayan bir duyguyu yansıttığını anlamamıştım. Anadolu insanı işte. Yüreği yanık, bir o kadar da sevgi dolu.” Sen bize emanetsin.””

Hayat okulla ev arasında tek düze geçiyordu. Eşimle sık sık telefonda konuşuyor araya giren mesafelerin gönül kırbasına su taşımasına yardımcı oluyorduk. Bu arada bende bazı değişiklikler olduğunu Elif ana fark etmişti. Yılların tecrübesi işte. Kulağıma eğildi “kızım dedi, yoksa gönlün kötü mü? Anlamadığımı anlamıştı ki “bebek mi geliyor diye soruyu yineledi.

Eşime müjdeyi verdiğimde telefonun öbür ucunda önce bir sessizlik sonrasında bir çığlık. Baba olmak insanın içinde bu kadar mı büyük fırtınaya yol açarmış. Bu kadar mı duygu yoğunluğu taşırmış…

Dokuz ay Elif ana hiç yalınız bırakmadı.

Gün geçtikçe bendeki değişiklik daha da görünür oluyor, öğrencilerim, öğretmen arkadaşlarım sevincimi sevinçleri yapıp adeta beni gözleriyle kolluyor, koruyorlardı. Bir kere daha bu küçük Anadolu kasabasına, burada yaşayan sıcakkanlı insanlara hayran olmuştum. Artık bu şehir benim şehrimdi. Acısıyla, tatlısıyla ben bu şehrin insanıydım.

Kış artık kendini iyice belli etmiş, yarıyıl tatili gelmişti. Eşim, evimin direği, çocuğumun babası bana yolculuk yasak olduğundan yanıma gelmişti. Evimizde her gün bayram havası eserken biz de heyecanla gün saymaya başladık. Elif ana bir valiz bile hazırlattı. Ne olur ne olmaz elimizin altında hazır olsun dedi. Ağrılar, sancılar ve bitmeyen yorgunluklar arasında anne olmanın heyecanı tüm duyguları bastırıyordu. Kızım olacaktı ve adını Aylin koyacaktık.

İnsan zamanın neler getireceğini önceden bilse sanırım çıldırırdı. Bizde bilmezdik zamanın neler getireceğini, nelere gebe olduğunu. Doğum şubat ayının ilk haftaları demişti doktor ve mevsim kış, aylardan şubattı.

Gece sancılarım daha da arttı. Hastaneye gidip gitmeme arasında kararsızdık. Sabahı bekleyecektik ama zaman o kadar ağır geçiyordu ki… Kemal odada bir o yana bir bu yana dolaşıyor sonra gelip elimden tutuyordu. Acılarıma ortak olma isteğiydi bu. Çaresizliğin dışa vurumuydu. Elif ana koltuğa büzülmüş uyukluyordu.

Birden geceyi parçalayan bir uğultu koptu. Ardından bir sarsıntı. Bina yaprak gibi sarsılmaya başladı. Eşyalar yerlerinden fırlıyor avizeler, dolap kapakları gürültüyle çarpıyordu. “Aman Tanrım deprem oluyor” diye bir çığlık attı Elif ana. Kemal bana sarıldı. Gövdesiyle gövdemi korumaya çalışıyordu. Kapıya zor koştuk. Koridor ana baba günüydü. Ağlaşanlar, çığlık atanlar merdivenlere doğru şuursuz koşuşturmalar. Devrilen duvarlar arasında toz duman içinde kalan çocuklar.

Aşağıya inmeye çalışıyorduk. Altıncı kat, beşinci kat ve birden merdiven ayağımızın altında sarsılmaya başladı. Destek aldığım duvar içe doğru yıkıldı. Kemal’in eli elimden kaydı. Merdivenlerdeki komşular ve Kemal karanlıkta kayboldu. Ben iç tarafa düştüm. Koyu bir karanlık ve kalın bir toz tabakası. Sancım birden kesildi. Hiç bir şey hissetmez oldum. Hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyordum. Sağ Kolumu oynattım ufalmış beton parçalarına değdi. Sol kolumu uzattım. Bir el vardı. Sıcacıktı. Parmakları oynuyordu. Ses verdim, sesimi duymadı. Soğuktu. Karanlıktı. Tuttuğum el Kemal’in eli değildi. Tuttuğum el soğumuştu ve tahta gibiydi. Korktum. Bu daha önceki korkulara benzemeyen bir korkuydu. Bu ölümün korkusuydu. Bu yok oluşun korkusuydu. Doğduğun şehirden yüzlerce kilometre uzakta yalnız başına kalışın korkusuydu. Acaba bebeğime bir şey olmuşmuydu?. Ya olmuşsa sorusunun almak istenilmeyen cevabının korkusuydu. Ya Kemal, ona ne olmuştu. Sağ bacağımda bir uyuşma hissediyordum. Kımıldamıyordu. Sol bacağım… Aman Tanrım sol bacağım yok gibi cansız öylece duruyordu. Üşüdüm. Bir titreme tuttu. Soğuktan olmalı diye düşündüm. Çünkü dışarıda kar vardı ve hava eksi on yedi derecede ayazdı.

İnsan böyle bir durumda ne yapmalı, ne düşünmeli. Ya da böyle bir durumda düşünecek bir konu var mıydı? Bir kaç kere bağırdım sesimi duyan var mı diye. Elime bir şey alıp yere vurmak istedim ama tutabildiğim tek şey yanımdaki soğuk eldi. Titremem daha artmıştı. Korkularım daha belirsizleşmiş, düşüncelerim daha savruk bir hal almıştı. Sağ bacağımda ılık bir akıntı vardı. Kanama olmalıydı. Bebeğim, bebeğim…

O Gayya kuyusunun karanlık dehlizinde kaybolmaya başladım. Bir ışık vardı dehlizin ucunda, ona doğru koşuyordum ama ben koştukça ışık daha da geriye gidiyordu. Annemin sesi geliyordu dehlizin bir köşesinden. Bakıyordum, göremiyordum. Sonra bir deniz. Bir gemi. Ben sularda kulaç atıyorum. Bir el uzanıyor kıyıdan, kıyı çok uzak. Kıyı sivri kayalıklarla dolu. Kan içinde her yanım. Ağlıyorum, hıçkırıyorum ama sesimi ben bile duymuyorum.

Sonra. Aslında sonra diye bir şey yok burada. Öncesi kıyamet, sonrası kıyamet. Soğuk. Üşüyorum. Dudaklarım kuruyor. Şakaklarım zonkluyor. Uyumak istiyorum. Biliyorum uyursam bir daha asla uyanamayacağım. Birden Elif ana, Muhittin amca geliyor aklıma. Muhittin amcanın o sabır dolu, o teslimiyet dolu duruşu geliyor gözümün önüne sanki dayan kızım, kurtulacaksın der gibi.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum.

Gözümü açtığımda bir hastane odasındaydım. Başucumda annemle babam vardı. Enkazdan çıkartılmış bir askeri helikopterle en yakın üniversite hastanesine getirilmişim. Bir aya yakın zaman yoğun bakımda uyutulmuşum. Annem babam bu zaman içinde bu hastane koridorlarında yarı aç yarı tok umutla beklemişler. Doktorlar her gün daha iyiye gidiyor dediklerinde bir birlerine sarılıp gözyaşı dökmüşler. Öyle anlattı bir hemşire.

Aradan tam sekiz ay geçti.

Şimdi doğduğum şehirde, doğduğum evdeyim. Bin bir umutla gittiğim o şehirde bütün hayalimi, bütün umudumu bıraktım. Sapasağlam, hayat dolu genç bir öğretmen olarak gittiğim o yerden tek bacağı kesilmiş, topal bir kadın olarak döndüm. En acımasızı da Kemalimi, onun yavrusunu bıraktım. Kemalden bir daha bir haber, bir iz bulunamadı. DNA testi için ailesinden örnekler alındı, biz size bilgi veririz dediler. Her bekledik. Hep bekliyoruz.

Yatağımın baş ucunda düğün resmimiz asılı. Bir de görmediğim, sesini duymadığım, bir kere kucağıma alamadığımın kızımızın ultrason çıktısı. Biliyorum çok güzel bir kızımız olacaktı.

Adını AYLİN koyacaktık.

Ara sıra birileriyle haberleşmeye çalışıyorum. Elif ana kurtulamamış. Cansız bedenini çıkartmışlar. Muhittin amca kayıpmış. Ne cesedini bulabilmişler ne de kendisinden bir iz. Sanki melek olup uçmuş.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Taş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.