ALDIN, VEREMEDİN; VERDİN,  ALAMADIN(SA)...

Vücut denen bu "emanet" bedenimizde kusursuz bir düzen ve bir isleyiş vardır. Bu mükemmelliğin farkına varabilmemiz için azalarımızdan bir veya birkaçında bir arıza veya aksamanın olması gerekir. İşte bu arızanın adına da  "hastalık" diyoruz.

Göz, böbrek, ciğer, kalp, ...gibi ismini sayamayacağım her bir organımızın nasıl da önemli bir nimet olduğunu ancak bu uzuvlarımızdan birini kaybettiğimiz veya onların bir veya birkaçında sıkıntı baş gösterdiğinde anlarız. Nimetin şükrünü o elimizdeyken, onu kaybetmeden önce yerine getirmeliyiz. O önemli nimetlerden biri de doğduğumuzdan şu satırları okuduğumuz ana kadar önemini pek düşünemediğimiz hava=nefestir.

 Solumamız için muhtaç olduğumuz hava hem bedava, hem de her nereye gidersek her yerde belli ölçülerle ayarlanmış, bolca bulduğumuz hayat kaynağımızdır.

Nefes almak mı, vermek mi? Biri olmadan diğeri olmuyor. Aldık, veremedik, verdik, alamadık. Her iki durumda da hayatın bitmesi söz konusu. Demek ki bir nefeste iki nimet! Aslında her solunum yaptığımızda Allah'a şükür borçluyuz. Bu vücudun, nefesin ve hadsiz nimetlerin sahibine şükretmemiz gerekmez mi? Bir nefeslik canı olan insanız neticede.

Bir balık nasıl ki sudan karaya çıkınca çırpınıyorsa, bir an nefessiz kalınması durumunda biz de öyle çırpınarak hayata veda edecektik.

 Hiç ciğerinden değil de oksijen tüpü yardımıyla soluk almaya çalışan birini gördünüz mü? Hani doğduğumuzdan şu ana dek farkında olmadığımız teneffüs edebilmenin nasıl bir servet olduğunu düşündük mü? Bu öyle bir zenginlik ki onun değerini ancak nefes almakta zorlanan hastalar bilir.

Nefes alamıyorken yürüyemediğiniz, konuşamadığınız bir durumla karşılaştınız mı? Nefes alamadığınız için ikinci adımı atmakta zorlandığınız oldu mu? Uyumak istese de soluk alamadığından yerinde bile oturamayan ya da uyuyamayan birini gördünüz mü? Tüp yardımıyla nefes alabilen, ondan bir dakika bile ayrılamayan kimseyle karşılaştınız mı? (Bu satırların yazarı, bu durumları hem yaşamış hem de şahit olmuştur.)

Tüpten bir an bile ayrılamayıp da ondaki havaya muhtaç, ondan bir an bile ayrılsa ölebilecek hastayı düşünelim. Hayata bir hortumla bağlı, çırpınıp duran bir hasta.(Böyle bir hastayla hastanede, aynı koğuşta kalmış birisi olarak, o hastanın dayanılmaz haline an be an tanık oldum!)

Tuvalete oksijen tüpüyle giden bir hastadan bahsediyorum. Banyo yapacaksın, onunlasın. Üzerini çıkartıp giyineceksin, yine onunlasın. O cihazı çıkarttığın an nefessizlikten öleceğini düşün. Bu sebeple ölme korkusu yaşayan böyle bir hastanın psikolojisi sizce nasıldır?

Tüpe hortumla bağlı yaşayacaksın ve onsuz ne yürüyebiliyorsun, ne adım atabiliyorsun. Yani özgürlüğünü kaybetmiş bir mahkûmsun! Yanı başında mutlaka oksijen tüpü bulundurmak ve onunla bulunduğun her yerde olmak zorundasın. Tüpe tutsak bir hayat yaşayan böyle bir durum o hasta için sabır, bizler için şükürle imtihandır. Ancak sabreden ve şükredebilenlerin kazandığı bir sınav!!!

    Bırakalım Allah'ın verdiği sayısız nimetlerin hakkını ödemeyi,  acaba nefesi yirmi dört saat kesintisiz alıp verdiğimizin ne kadar farkındayız ve onun varlığına şükredebiliyoruz? Sadece bir kez alıp, bir kez verdiğimiz nefes için bile alnımızı şükür için secdeden kaldırmasak, bu nimetin hakkını Allah'a karşı ödeyebilir miyiz? Sadece nefes nimetini???

 Bize verilmiş diğer sayısız nimetlerin ikincisini, sonra üçüncüsünü... Ve diğerlerini anlatmaya zaman ve sayfalar yeter mi? Namazlarda bu nimetlerin(aklımıza ne geliyorsa) sahibi ve vericisine O'nun huzurunda ellerimizi bağlayıp, rüku ediyor ( eğiliyor) ve secdeye kapanıyorsak eğer, O'na olan kulluğumuzun gereği, O'nun büyüklüğü karşısında O'nu tesbih ediyor, O'na verdikleri için hamd ediyoruzdur. Hal böyle olunca nasıl büyük bir yaratıcıya minnet duyduğumuzun bilinciyle her bir şeye ibret ve hikmet nazarıyla bakabilmeliyiz.

Şükrümüz yok, hayretimiz yok, Allah'ın büyüklüğünü idrak etmek yoksa bu "yok"lardan dolayı Allah bize sormaz mı? Nankörlüğün ve şükrün bir karşılığının olduğu mahkeme kurulmaz mı?

Solunum yapamayan bir hastaya alamadığı nefes için sorma imkânımız olsaydı :"Nefes mi yoksa dünya kadar malın mülkün olmasını mı istersin? " diye bir tercih sunsak ne derdi acaba? Sanırım : " Tonlarca altınım, dünya kadar servetim olsa ne ki? Ne yapayım ben bu zenginliği, bana bir  nefes verin, tüm mal varlığım sizin olsun, yalvarıyorum, sadece bir nefes...! Paramla bile soluk alıp veremiyor, nefesi bile satın alamıyorsam, neyleyim ben bu serveti " diyecektir.

Dünya kadar servetin var, ama bir nefesi, bir ayağı, bir gözü, bir kolu... Satın alıp yerine koyamıyorsun ey insanoğlu! Meğerse Yüce yaratıcı bedenimizde bizim yapamadığımız, gereken yerlere yapıp da takamadığımız ne kadar da nimet vermiş! Bu yönleriyle insan denen kitabı okumaya devam edelim:

 Paranın, zenginliğin geçmediği, bir soluğa bile muhtaç ve aciz bir insan! Vücut da nefes de sana emanet. Ne bedenini ne nefesini yaratan sensin. Ne bedendekilere ne de nefesine hükmeden sensin. Bu vücut emaneti kalbin durması, nefesin bitmesiyle bizlerden eninde sonunda alınacaktır.

Uyurken, uyanıkken, yürürken, otururken, konuşurken... Yani her an havayı soluyoruz kesintisiz. Zahmetsizce ve farkında bile olmadan...!

Biz kullarına bunca nimetler verilsin, biz insanların hizmetine sunulsun, yaratılmışlar içinde bu kadar değerli kılınalım da bizden hiç bir karşılık beklemesin kâinatın sahibi? Sonra da ölünce toprakta yok olalım ve verdiği nimetlerin ve bunların karşılığında yapmamızı emrettiği ibadetlerin hesabını soracak bir mahkeme kurmasın. Mahkeme sonunda sonsuzluğun olduğu ahiret diyarında ceza veya mükâfat olmasın.

Allah bize: "Sizi yarattıklarım içinde en şerefli yarattım. Size akıl ve hayalinize gelmeyecek nimetler sundum. Siz bunları nerede ve nasıl kullandınız. Olunca şükrettiniz, olmayınca sabrettiniz mi? Sizden istediğim ibadetleri (ya da emirlerimi) yerine getirdiniz mi " diye sormayacak mı? Sormazsa şayet, bizi sebepsiz neden yaratmıştır öyleyse? Haşa, abesle iştigal olmaz mıydı? Yiyeceğiz, içeceğiz, yatıp uyuyacağız, sonra dirilmemek üzere çürüyüp yok olacağız, öyle mi? Bu, ilahi kanun ve adalete uygun olur muydu?

Bu evrende, bu bedenimizde hiçbir şeyi biz yapmadık. Yapmadığımız her bir şeye de muhtacız. Bakın, nefes bile bizim değil ki bitmesi ve gitmesini(yani ölümü) önleyebilelim. Nefes bitti mi hayat da bitiyor. Verdiğimiz son nefesle hayata veda ediyoruz. Doğarken yaşamaya nasıl ki teneffüs ederek başlıyorsak, ölürken de son nefesimizi verdiğimiz an hayata öylece veda ediyoruz. Nefese bile malik olamayan, onu yönetemeyen ne kadar da aciz bir varlığız değil mi?

Milyarlarca insanın doğar doğmaz hava ve solumaya ihtiyacı olduğunu bilen; hayatta kalmanın olmazsa olmazını ( nefesi) bize bahşeden bu ilim, bu kudret, bu irade sahibi zat kimdir?

Bizi bizden daha çok düşünen merhamet ve saltanat sahibine karşı neyi, nasıl yaşıyor ve nerede tüketiyoruz? Yüce yaratıcıyı kâinat ve insan kitabında ne derece okuyabilir, verdiklerini göz, akıl ve kalp boyutuyla ne kadar düşünebilirsek o derece Allah'ı tanımaya, bilmeye ve sevmeye doğru bir yolculuğa çıkacak, Ona olan imanımız o ölçüde muhkem ve sarsılmaz olacaktır.

Allah bizi aldığı NEFESİN bile büyük bir lütuf olduğunu bilen, verdiği sayısız nimetlerin  şükrünü eda edebilen, SON NEFESİNİ  O'nun yolunda tüketerek ruhunu Rahmana teslim edenlerden kılsın.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hamdi Yüce - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.