SORGULAYICI MANTIK

 

Aklın müştemilâtı ya da türevi olan bir kavramdır, mantık. Yâni akıldan türemiştir. O hâlde çok önemlidir. Çünkü akıl çok önemlidir. Akıl o kadar önemlidir ki, insan denilen varlıkları diğerlerinden ayıran temel ayırt edicidir. Ama bir şartla; kullanıldığı zaman!

Kullanılmaktan maksat, günlük yaşam tarzı ve sıradan olaylarla ilgili akıl yürütmelerden bahsetmiyorum. Bütün boyut ve buutlarıyla, yâni akleden, düşünen, öğrenen, araştıran, inceleyen,  gözlemleyen, sorgulayan, kıyas yapan, mukayese eden, olgular ve olaylar arasında bağlantı kuran, olayları sebep-sonuç ilişkisi bağlamında değerlendirip analiz eden, olayların arka plânını kavramaya çalışan, varlığın özüne nüfuz eden, âraz ve cevherini anlamaya çalışan, varlığın tabiatına ve künhüne vâkıf olmayı becerebilen, bütün bunlardan hareketle ilk akla, faal akla, mutlak akla ulaşmayı başarabilen bir akıldan bahsediyorum.

Yâni sorgulayıcı bir mantık arıyorum. Çünkü hakikate ancak böyle ulaşılabileceğine inanıyorum ve bunun böyle olduğunu da çok iyi biliyorum.

İşte, Allah’ın akıl ve mantık adına bizden istediği de budur ve bu da ilmin ve bilimsel çalışmaların olmazsa olmaz bir gerçeğidir. Ayrıca gerçek mânâda insan olmanın da temel parametresidir.

Hâl ve hakikat böyle iken, maalesef uzun zamandan beri bizim Doğu toplumlarında hemen hemen bunların tamamı tek edilmiş ve hâlihazırda yaşanılan duruma düşülmüştür.

Batı toplumları ise bu söylediklerimizin çoğunu realize etmiş, dolayısıyla bugünkü bilim, teknoloji ve refah düzeyine ulaşmayı başarabilmiştir.

İşte bizim ile onlar arasındaki temel fark buradan kaynaklanmaktadır.

Dediğimiz gibi, biz bunları (akıl ve mantık işlerini) terk edeli yüzyıllar oldu. Ne acıdır ki, Kur’ân’ı terk edeli de yüzyıllar oldu. Kur’ân’ı terk etmekten kasıt, “mehcûr” bırakmak anlamındadır. Yâni Kur’ân’ı mânâ, maksat, murad ve hikmet bağlamında okuyarak ders almadık ve mesajın anlam ve amacını kavrayarak hayatımıza taşımadık. Anlamadan sadece yüzünden okumayı mârifet bildik ve hıfzetmekle her şeyi halledebileceğimizi sandık ama aldandık.

Hâlbuki hıfzın (hâfızların) yanında muhafızlar da yetiştirebilmeliydik. Muhafız derken; yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi akıl, mantık, ilim, bilim ve türevlerini kastediyorum. Bu muhafızları muhafaza edecek insan muhafızlarını (âlimler ve bilim insanları) arıyorum.

Tabiatıyla bu da durup dururken olmuyor. Çok çalışmak, çalışmak, çalışmak, yine çalışmak gerekiyor. Aynen Fuat Sezgin ve benzeri bilim insanlarının yaptığı gibi günün en az 18 saatini çalışmakla geçirmek. Yemek yemeyi dahi zaman kaybı olarak değerlendiren bir anlayışa ve çalışma disiplinine sahip olmak.

İşte o zaman başarıyı yakalamak mümkün hâle gelecek ve biz de bunu hak etmiş olacağız.

Peki, son yüzyıllarda biz bu başarıyı neden yakalayamadık? Çünkü tembelleştik, miskinleştik. Sosyal ve kültürel genlerimize tembellik ve miskinlik virüsleri girdi. Dinimize, imanımıza mistisizm hâkim oldu. Sosyal ve kültürel dokumuz bozuldu. Bir lokma, bir hırka felsefesi bizi yiyip bitirdi. “Hint fakirleri” deyimi tüm İslâm dünyasını sardı, sarmaladı. Gidiniz, geziniz İslâm ülkelerini. Bu fakir ve mistiklerden çok ama çok bulursunuz.

Aklı kullanmak yok, sorgulayıcı mantık yok, ilim yok, ilmî tedebbuatlarda bulunmak yok, teknoloji yok, bilimsel çalışmalar ise hak getire…

İlim adına, terbiye ( eğitim) adına, kitap, mektep, medrese adına “Benim oğlum binâ okur, döner döner yine okur” tedris ve tekerlemesi hâkim oldu İslâm dünyasına. Köhnemiş bir anlayışla, köhnemiş tâlim ve terbiyede bulunduk uzunca bir süre mektep ve medreselerimizde. Kendimizi yenileyemedik ve çağa ayak uyduramadık. Çünkü ayak bağı olan köhnemiş zihniyetler buna izin vermedi. Dün de böyleydi, bugün de böyle.

Korkarım ki, mevcut siyâsî anlayışın oluşturduğu mümbit ortam ve şartların desteğiyle de bu artarak devam edecektir. Muhtemelen bugünleri de arar olacağız. Çünkü görünen köy kılavuz istemez…

Bu köhnemiş zihniyetin bugünkü temsilcilerinin, başka bir ifâdeyle “ruhban sınıfı”nın ya da din baronlarının artan baskıları zâten bunun ispatı değil midir? Ayrık otu gibi her tarafı sarmadılar mı? Biri gitti, binlercesi gelmedi mi?

Bu câhil köhnemiş zihniyetin gerçek âlimler, mütefekkirler, münevverler ve bilim insanları üzerindeki baskılarını bilmeyen mi var? Zâten açıkça bunları hedef göstermiyorlar mı? Her ne hikmetse iktidar gücünü elinde bulunduranlar da olanlara hiç ses çıkarmıyor. Eskiden şöyle bir tekerleme vardı: “Siyâset, tarikat, ticâret üçgeni”. Yoksa bu tekerleme hâlâ devrede mi? Zâten ne zaman devreden çıktı ki? Bu dînî sosyoloji bu coğrafyada yaşadığı müddetçe daha uzun yıllar bunları görmek mukadderdir. Tekerlemedeki üçgen de bu sıralar dörtgen oldu. “Siyâset, tarikat, cemaat, ticaret dörtgeni”.

Evet, doğrudur. Âlimler, mütefekkirler, münevverler yalnızdır. Kalemlerinden, düşüncelerinden, fikirlerinden ve bilgilerinden başka bir sermaye ve güçleri yoktur. Bir de, evet bir de tek bir oyları vardır. Bu tek bir oyun, oy deposu dînî gruplara nazaran siyâsiler nezdinde hiç kıymeti harbiyesi olur mu? Acı ama hakikat budur!

Ancak, hiç unutulmasın veya hiç kimse unutmasın ki, oya muhtaç olan siyâsî iktidarların da bir ömrü vardır ve bu ömür çabuk gelip geçer. Ama bir âlim dünyaya bedeldir. Çünkü bir âlimin ölümü bir âlemin ölümü gibidir. İktidarlar, sultanlar unutulur gider ama âlimler unutulmaz. Ünlü Şâir Nef’î’nin IV. Murad’a, Bâkî’nin Kanûnî Sultan Süleyman’a manzum bir şekilde söylemiş olduğu sözlerde olduğu gibi.

Bu bakımdan çok dikkat edilmesi, muhasebe ve mukayesenin çok iyi yapılması gerekir. Yoksa olan memlekete olur. Hatırlatmış olayım ki, bazı çevre ve oluşumlara elinizi kaptırırsanız kolunuzu kurtarmanız zor olur.

İşte koca Devlet (Osmanlı) de bu köhnemiş zihniyet yüzünden yıkılmadı mı? Mektep ve medreselerin bozulması bunun en açık delili değil miydi? Önce dînî tandanslı İlmiye Sınıfı bozuldu, sonra da Kalemiye (İdâreci ve bürokratlar) ve Seyfiye (Askeriye). Ya da hepsi aynı anda birden…

Onun için âlimlerin, şâirlerin, mütefekkirlerin, münevverlerin, düşünür ve bilim insanlarının eleştirici ve sorgulayıcı mantığından ürkmemek ve korkmamak gerekir. Gelişme, kalkınma ve ilerleme ancak böyle olur. Çünkü “müsâdeme-i efkârdan bârika-i hakikat doğar”. Diğerlerinden ise körü körüne itaat ve biat çıkar. Bu da insanları miskinleştirmekten ve meyyitleştirmekten başka bir işe yaramaz.

Unutulmasın ki sorumluluk ve vebâl herkesin omuzlarındadır. Dünyevî ve uhrevî olarak tercihte hürriyet, sorumluluk ve hesap vermede ise hak ve adâlet ilkesi geçerli olmak kaydıyla…

12 Aralık 2022

İlhan AKAR

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.