TEC­RÜ­BE İLE SABİT -47-

Onun aklı yet­mi­yor ebe, o daha çocuk.

      Bir mil­le­ti ayak­ta tutan di­na­mik­le­rin en başta ge­len­le­rin­den bi­ri­si de şüp­he­siz ki din’dir. Din, sa­mi­mi-iç­ten bir ina­nış ve sa­fi­ya­ne bir ya­şan­tıy­la top­lum­sal ha­ya­tın ma­ne­vi sü­ku­nu­nu sağ­la­dı­ğı gibi mil­let­çe bir­lik ve be­ra­ber­li­ği de sağ­la­yan harç­tır. Bu duy­gu­la­rın za­yıf­la­yıp iş­ler­li­ği­ni kay­bet­me­si du­ru­mun­da ma­ne­vi sar­sıl­ma­la­rın ol­ma­sı ka­çı­nıl­maz­dır. Bun­dan do­la­yı­dır ki dinin ko­run­ma­sı-kol­lan­ma­sı huzur ve barış için, da­ya­nış­ma ve zor gün­ler­de bir­lik-be­ra­ber­lik içe­ri­sin­de ha­re­ket ede­bil­mek için za­ru­ri bir du­rum­dur. Ancak, bu an­lam­da dinin ko­ru­na­bil­me­si dilin ko­ru­nup kol­lan­ma­sı­na bağ­lı­dır. Çünkü dinde ken­di­si­ni ifade ede­bil­mek için ke­li­me­le­re ve kav­ram­la­ra ih­ti­yaç duyar.​Dilin bo­zul­ma­sı du­ru­mun­da dinin de bo­zul­ma­sı ka­çı­nıl­maz ola­rak ger­çek­le­şir. ‘Bir mil­le­tin di­ni­ni boz­mak is­ti­yor­sa­nız önce di­li­ni bozun’ de­ni­lir. Rah­met­li Cemil Meriç, ‘kamus na­mus­tur’ hüküm cüm­le­siy­le bunu güzel bir ifa­dey­le or­ta­ya koy­muş­tur.

hem ke­li­me zen­gin­li­ği hem de ağız açı­sın­dan ol­duk­ça zen­gin­dir. Ya­şan­mış­lı­ğın es­ki­li­ği ora­nın­da ata­söz­le­ri, deyim ve kav­ram­lar çok amaç­lı ola­rak halen kul­la­nıl­mak­ta­dır. Özel­lik­le es­ki­ler de­di­ği­miz yaş­lı­la­rı­mız bu dili asli şek­liy­le kıs­men de olsa ko­nuş­ma­ya devam et­mek­te­dir­ler. Ne yazık ki po­pü­ler kül­tü­rün ge­tir­di­ği her alan­da­ki yoz­laş­ma dili de et­ki­le­miş ve geç­mi­şiy­le, geç­miş­le­ri­nin di­liy­le prob­lem­li ne­sil­ler oluş­ma­sı­na yol aç­mış­tır. Dille bir­lik­te kay­bo­lan di­ni-ah­la­ki ve milli de­ğer­le­ri­miz yeri dol­du­ru­la­ma­ya­cak bir bi­çim­de kay­bo­lup git­mek­te­dir. Va esefa de­mek­ten başka ne gelir ki elden!

****

Bu ya­zım­da siz kıy­met­li oku­yu­cu­la­rı­ma ana’dan ebem -an­ne­an­nem-’den bah­se­de­ce­ğim. Ebem ke­li­me­si­ne yük­le­di­ği­miz biz­den­lik an­la­mı­na dik­kat bu­yu­run lüt­fen. Benim ya­şım­da­ki her­ke­sin ebe ke­li­me­sin­de­ki sı­cak­lı­ğı his­se­de­ce­ği­ni tah­min ede­bi­li­yo­rum. Özel­lik­le köy­ler­de ebe, dede, em­moğ­lu, da­yı­oğ­lu gibi içiçe ya­şan­mış­lı­ğı ak­set­ti­ren isim­len­dir­me­ler­de­ki sı­cak­lık adeta his­se­di­lir, elle tu­tu­la­bi­lir bir şey­dir. Bir şey daha var! O da yaşlı ve bü­yük­le­ri­mi­zin bugün bize geç­mi­şin hi­ka­ye­le­ri gibi gelen ya­şan­mış­lık­la­rı­na duy­du­ğu­muz has­ret.

Çok küçük yaşta yetim kalan ebem (Fa­di­me De­mir­ci) bize, El­bis­tan’ın İnce­cik kö­yün­den Hasan Kiya[1]nın to­ru­nu ol­du­ğu­nu söy­ler­di. Söy­ler­di di­yo­rum, çünkü ka­yıt­lar­da ketum[2] ya­zı­lı ol­du­ğu için geç­mi­şiy­le bağı resmi ola­rak ko­pa­rıl­mış­tı. Ben böyle bir yola baş­vu­rul­ma­sı­nın, De­de­si Hasan Kiya’dan Ba­ba­sı Ali Rıza’ya dü­şecek olan mi­ras­tan pay al­ma­sı­nın is­ten­me­di­ği için ya­pıl­dı­ğı ka­na­atin­de­yim. Ka­pa­lı top­lum­lar­da erkek kar­deş­ler ma­ale­sef bu ve buna ben­zer uy­gu­la­ma­lar ne dinen ne de ka­nu­nen caiz ol­ma­sa da bunu ken­di­le­ri­ne bir hak ola­rak görme gaf­le­ti­ne düş­müş­ler­dir. Gü­nü­müz­de de kız ev­le­nir­ken oğlan ta­ra­fın­dan baş­lık pa­ra­sı alın­ma­sı ve dü­şecek mi­ras­tan pay ve­ril­me­me­si ge­le­ne­ği halen can­lı­lı­ğı­nı ko­ru­mak­ta­dır. Her ne kadar baş­lık pa­ra­sı kalk­mış gibi gö­rün­se de miras işi yine çet­re­fil­li bir iş ola­rak kar­şı­mız­da dur­mak­ta­dır. Kız ço­cu­ğu­na mi­ras­tan pay ver­me­nin ge­rek­siz sa­yıl­dı­ğı o dönem için bunun bir hak ola­rak gö­rü­lüp kısa yol­dan hal­le­dil­miş ol­ma­nın ra­hat­lı­ğı­na eren­ler, şimdi hak dün­ya­da he­lal­le­şi­yor­lar­dır..!

aile­ye men­sup ol­ma­sı­nın ge­tir­di­ği övünç­ten başka elin­de hiç­bir şey kal­ma­yan ebem, El­de­lek kö­yün­den kendi gibi öksüz ve bir o ka­dar­da fakir olan de­de­me (Hacı Durdu Sarı) çocuk de­necek yaşta ko­ca­ya gelir. Ömrü bo­yun­ca yok­sul ol­mak­la be­ra­ber yok­sul­luk­tan ye­rin­di­ği­ne ne şahit oldum ne de duy­dum. Vefat et­ti­ği güne kadar ta­şı­dı­ğı ağa ru­hun­dan zer­re­ce bir şey kay­bet­me­den ya­şa­dı ve yaş­la­na­rak 1997 yı­lın­da vefat etti. Me­za­rı El­de­lek kö­yün­de­dir.

Dedem Hacı Durdu bi­le­ği­nin gücü, al­nı­nın teri ile ge­çi­nen bir adam­dı. Bir ev­lek­lik dahi ekecek top­ra­ğı ol­ma­ma­sı­na rağ­men mu­han­ne­te muh­taç ol­ma­dan ge­çi­nir gi­der­ler­di. Benim bu­ra­da özel­lik­le an­lat­ma­yı is­te­di­ğim yönü ise hayli ilgi çe­ki­ci­dir. Ebem­le ev­len­dik­ten sonra, ebe­min al­ma­dı­ğı ya da ebeme ve­ril­me­yen mi­ra­sı hak­kın­da tek bir söz edil­me­me­si­dir. Her aile­de şöyle veya böyle dile ge­ti­ri­len bu husus de­dem­le ebem ara­sın­da bir kez bile olsun ko­nu­şul­muş de­ğil­dir. Hatta ebem yeni gelin gel­di­ğin­de -es­ki­den adet ol­du­ğu üze­re- İnce­cik kö­yü­ne yol açı­ğı­na gi­der­ler. Giden ka­fi­le zi­ya­ret son­ra­sı tek­rar dö­ner­ken bir tane ham düve[3] ve­rir­ler. Dü­ve­yi ala­rak El­de­lek kö­yü­ne gelen ka­fi­le yol açı­ğı­na ve­ri­len dü­ve­yi ge­ti­rip ahıra bağ­lar­lar. Sabah sı­ğı­ra ka­tı­lan dü­ve­yi akşam eve gel­di­ğin­de dedem da­yı­oğul­la­rıy­la bir araya ge­le­rek ke­ser­ler. O sı­ra­da evde ol­ma­yan ebem eve ge­lin­ce ne gör­sün?!. Ka­pı­nın önün­de bir ka­la­ba­lık var. Biraz daha yak­la­şın­ca de­ri­nin üs­tün­de­ki et­le­ri ve hemen yanı ba­şın­da­ki du­va­ra yaslı tır­mı­ğın diş­le­rin­de asılı et­le­ri gör­me­sin mi? Te­laş­la­nır hemen ve ace­ley­le sorar de­de­me: ‘Ha­yır­dır, bu ne durum, sı­ğır­da ayağı kı­rı­lan mal mı var? Dedem,’yok’ der. Bu kısa ve ka­ça­mak cevap kar­şı­sın­da ebe­min şaş­kın­lı­ğı bir kat daha artar.’Kara yonca yiyip şişen mal mı var?’ Dedem yine ‘yok’ der. ‘Yahu adam, de­se­ne sancı tutan mal mı var?’ Dedem ‘yok hatun kişi, hiç biri de ol­ma­dı. Senin İnce­cik­ten ge­lir­ken yol açı­ğı­na ver­dik­le­ri dü­ve­yi kes­tim.’

‘Avrat malı, kapı pa­la­la­rı[4], giren ça­kı­lır, çıkan ça­kı­lır... Benim bir ahır malım olsa lafı olmaz da senin baba evin­den ge­tir­di­ğin ine­ğin her gün lafı olur. Ba­bam­gi­lin ver­di­ği ine­ğin sütü şöyle, bu­za­ğı­sı böyle diye... Ben bir ömür boyu bunu din­le­ye­mem…’

Ebem ve de­de­min ömür­le­ri­nin son dem­le­ri­ne yakın bir mest dik­tir­me hi­kâ­ye­si var. Mü­sa­ade­niz­le onu da an­la­ta­yım. Ebem çok ti­ren­tiz[5] bir ha­nım­dı. Ter­zi­den al­dı­ğı el­bi­se­de bile ken­di­ne göre bir takım de­ği­şik­lik­ler ya­par­dı. Ya kol ağzı geniş, ya etek kısmı uzun. Ama mut­la­ka kendi/ebem/lik bir iş bı­rak­mış­tır terzi.

Eline al­dı­ğı mes­tin yıp­ran­mış ye­ri­ni bir aşağı bir yu­ka­rı çe­vi­ren dedem, ‘bura dikiş gö­tür­mez, üze­ri­ne parça atı­la­rak ya­man­ma­sı lazım. Yoksa ilk giy­di­ğin­de yine sö­kü­lür,’ der. Ebem dikiş atı­lır­sa daha iyi ola­ca­ğı­nı dedem yama ya­pı­lır­sa daha sağ­lam ola­ca­ğı­nı söy­ler­ken ses­le­ri yük­se­lir…

‘Babam bu mesti köş­ke­re gö­tür­sün. Adam ne ya­pa­ca­ğı­na kendi karar ver­sin. Siz onun ya­pa­ca­ğı iş için bir bi­ri­niz­le kavga et­me­yin.’ der. Dedem ve ebem da­yı­mın bu öne­ri­si­ni kabul ede­rek tar­tış­ma­yı bi­ti­rir­ler.

‘Ebe­min mest işine döndü’,’sen us­ta­ya götür, o ge­re­ği neyse onu yapar’ di­ye­rek o güne atıf­ta bu­lu­na­rak üçü de rah­met­le anı­lır.

Ebem ağa­lı­ğın­dan bir şey kay­bet­me­di der­ken bunu biraz açmam ge­rek­ti­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum. Malum ol­du­ğu üzere bizim köy halkı fark­lı ka­bi­le­ler­den oluş­mak­ta­dır. On­lar­dan bi­ri­de Prof. Dr. Sa­det­tin Kü­pe­li’nin men­sup ol­du­ğu Kü­pe­li­ler ka­bi­le­si­dir.

Senin baban git­miş haca
Benim köküm sen­den yüce
Do­lan­dım evine var­dım
Et­ti­ğin gi­di­yor güce. 

Benim dedem Hasan Kiya (Kaye)
Anam pa­yam­la bana
Dolan bir körü kö­şe­yi
Kırık kır­tık var mı daha. 

Ma­yı­sı­nan kir değil mi?
Bu da sana ar değil mi?
Tart­ma ça­kıl­dak yü­nü­nü
Komşu hakkı zor değil mi? 

Şe­ri­fe bu­la­maz gişi
Ağ­zın­da bu­lun­maz dişi
Du­ra­na min­net ey­le­dim
Habba ala­yı­nın başı. 

Yurum yurum git­mez kiri
Habba da ey­le­mez arı
Du­ra­na min­net ey­le­dim
Meğer geç­mez imiş şoru. 

kom­şu­lar bir gün ko­yun­la­rı­nı sağıp sa­ğı­lan sütü de süz­müş­ler kendi ara­la­rın­da ko­nu­şu­yor­lar­mış. Söz dönüp do­la­şıp bu alış­ve­ri­şe da­yan­mış, yine ‘gelin bacı, bu gün de bir şey de­me­yecek misin?’ de­me­le­ri kar­şı­sın­da yu­kar­da­ki de­yi­şe­ti söy­ler. Bu de­yi­şe­ti din­le­yen ka­dın­lar sağ­dık­la­rı sütün yanı sıra bir müd­det ko­nu­şa­cak­la­rı de­di­ko­du­yu da çıkın edip ay­rı­lır­lar. Sü­tü­nü eve koyup doğ­ru­ca Habba ba­cı­nın ya­nı­na gi­den­ler du­ru­mu Habba ba­cı­ya an­la­tır­lar. Habba bacı oralı[7] olmaz ama tür­kü­sü o sene çapa ya­pan­la­rın, ekin bi­çen­le­rin, nohut yo­lan­la­rın, har­man sa­vu­ran­la­rın dil­le­ri­ne do­la­nır. Ebe­min söy­le­di­ğin­den yük­sün­me­yen bir tek Habba bacı de­ğil­di. Ebemi köy halkı sever ve söy­le­di­ği şey­le­re alın­gan­lık gös­ter­mez­di.

Söz ebem­den açıl­mış­ken bir yap­rak daha çe­vi­re­rek ya­şa­dı­ğı ha­ya­ta dair bir hi­kâ­ye daha oku­ya­lım. Hi­kâ­ye de­dim­se lafın ge­li­şi. Ta­ma­mıy­la ya­şan­mış bir olay­dır bu ve ebe­min darı tür­kü­sü­nü yaz­ma­sı­na sebep olan olay­dır.

Ko­ca­sı Maraş'ta asker olan Fa­di­me Sarı'nın, biç­me­si ge­re­ken bir tarla gil­gil’i (ufak darı) var­dır. Ka­yın­va­li­de­si darı biçme işine yar­dım ede­me­ye­ce­ği­ni söy­ler. Buna iti­raz edecek gibi olan Fa­di­me ge­li­ne de res­ti­ni çe­ke­rek, ‘Ya bu da­rı­yı bi­çer­sin ya da çe­ki­lir ba­ba­nın evine gi­der­sin’ der ka­yın­va­li­de. ‘Haaa, bir de da­rı­nın iri ko­nak­lı­la­rın­dan to­hum­luk seç­me­yi de unut­ma­ya­sın’ diye tem­bih­ler. Ça­re­siz da­rı­yı biç­me­ye karar veren Fa­di­me gelin tar­la­nın ba­şı­na varır, baş­lar ka­lıç­la pın­na­ta. Yol­dan geçen iki yolcu ba­kar­lar ki koca bir tar­la­nın ba­şın­da tek ba­şı­na bir gelin. ‘Bacı kolay gel­sin’ der­ler. ‘Sağ ola­sı­nız gar­daş­lar’ der Fa­di­me gelin. Yol­cu­lar ‘Bacı, kimin kim­sen yok mu?Bu tar­la­yı tek ba­şı­na nasıl bi­çe­cek­sin?’ de­dik­le­rin­de; ‘Yok, bir kocam vardı, o da asker oldu’ ce­va­bı­nı verir. Yol­cu­lar sa­vu­şup gi­der­ler. Efil efil esen yel­le­rin gön­lün­de oluş­tur­du­ğu dal­ga­lan­ma ile duy­gu­la­rı ka­bar­mış olan Fa­di­me gelin, aşa­ğı­da­ki de­yi­şe­ti, ken­di­ne has ma­ka­mıy­la baş­lar söy­le­me­ye.

 

Darı tür­kü­sü

Bu da­rı­yı biç di­yor­lar
Ko­na­ğı­nı seç di­yor­lar.
Gişi[8]n yok, seni bes­le­mek
Umu­du­nu kes di­yor­lar. 

Bu pın­na­tı et di­yor­lar
Şu iş­le­ri tut di­yor­lar
Ben pın­na­tı bil­mem desem
Ba­ban­gi­le git di­yor­lar. 

Üfül üfül bir yel eser
Ban­na­ğı­mı[9] galıç[10] keser
Kosam babam ev(i)ne git­sem
Oğlan duyar bana küser. 

Emmim dayım yok­tur burda
Onun için kal­dım darda
Yı­kı­la­sı­ca Maraş'ta
Asker ge­le­mi­yor yârda. 

Kal­kar Güllü'mü ya­tır­rım
Gider as­ke­ri ge­tir­rim
Boz as­ke­rim ge­le­ne­çin
Kov­sa­lar gene otur­rum. 

Bu gün ayın on üçü
İçerim der­di­nen dolu
Ben bu elde dur­mam amma
Bek­le­di­ğim asker yolu.

 

Ebem sa­de­ce ki­şi­li­ği, şi­ir­le­ri ve tav­rıy­la iz bı­rak­ma­dı için­de ya­şa­dı­ğı top­lum­da. Ki­şi­lik­le­ri­nin oluş­ma­sın­da büyük pay sa­hi­bi ol­du­ğu iki oğ­luy­la da izini devam et­tir­me­yi ba­şar­dı. Kısa da olsa ken­di­le­rin­den bah­set­me­den ge­çe­me­ye­ce­ğim kıy­met­li da­yı­la­rım Hü­se­yin Sarı ve Ali Rıza Sarı. Her iki da­yım­da va­ta­na ve mil­le­te hiz­met ya­rı­şın­da el­le­rin­den ge­len­den faz­la­sı­nı yap­ma­ya gay­ret etmiş iki fe­da­kâr, va­tan­se­ver hiz­met ehli…

1975-1980 yıl­la­rın­da Milli Eği­tim Ba­kan­lı­ğı Mer­kez Teş­ki­la­tın­da Şube Mü­dür­lü­ğü, Ba­kan­lık Mü­şa­vir­li­ği, Öğ­ret­men Okul­la­rı Genel Müdür Yar­dım­cı­lı­ğı,, 1984-1986 yıl­la­rı ara­sın­da An­ka­ra Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye­si Genel Sek­re­ter­li­ği, 1986-1989 yıl­la­rın­da Tü­bi­tak Genel Sek­re­ter Da­nış­man­lı­ğı ve Gebze Araş­tır­ma Mer­ke­zi Mü­dür­lü­ğü, Gazi üni­ver­si­te­sin­de öğ­re­tim gö­rev­li­si, Milli Eği­tim Ba­kan­lı­ğın­da mü­fet­tiş­lik ve daha nice üst düzey yö­ne­ti­ci­lik. Bun­la­rın hiç­bi­ri­si da­yı­mı şı­mart­ma­mış, ne oldum de­li­si ya­pa­ma­mış­tır. Nice de­ğer­li san­dı­ğı­mız in­sa­nın as­lın­da ne kadar de­ğer­siz ol­du­ğu­nu makam ve mev­kiy­le sı­nan­dı­ğın­da öğ­ren­di­ği­miz şu gün­ler­de, Hü­se­yin Sarı gibi ma­kam­la yük­se­len değil, bu­lun­du­ğu ma­ka­mı yük­ sel­ten in­san­la­ra ne kadar ih­ti­ya­cı­mız var…

Rah­met­li dayım Hü­se­yin Sarı Ül­kü-Bir’in de ku­ru­cu­la­rın­dan­dır. Ken­di­si Tür­ki­ye’de ku­ru­lan bir­çok mil­li­yet­çi-ül­kü­cü-mu­ha­fa­za­kâr der­nek ve vak­fın ya ku­ru­cu­la­rın­dan ya da üye­le­rin­den ol­ma­ya gay­ret gös­te­rir­di. Ne­re­de bir hiz­met im­kâ­nı bulsa orda bu­lun­ma­ya gay­ret eder, elin­den gelen bir şeyi hiz­me­te ak­tar­mak­ta te­red­düt gös­ter­mez­di. Sa­de­ce bi­yoğ­ra­fi­si­ni bile ancak bir­kaç say­fa­da ya­za­bi­le­ce­ğim rah­met­li dayım inan­cın­dan ve çiz­gi­sin­den hiç­bir şe­kil­de sapma gös­ter­me­den milli ve ma­ne­vi de­ğer­le­ri­mi­ze hiz­met et­me­yi ölene kadar sür­dür­müş­tür. Hü­se­yin Sarı Türk Milli Eği­ti­mi­ne is­mi­ni altın harf­ler­le yaz­dı­ran nadir inan­lar­dan bi­ri­dir. Ken­di­si 1999 se­ne­sin­de Rah­met-i Rah­man’a ka­vu­şa­rak An­ka­ra-Bağ­lum me­zar­lı­ğın­da ebedi is­ti­ra­hat­ga­hı­na def­ne­dil­miş­tir. Allah gani gani rah­met ey­le­ye…

İşte ebem bu iki kıy­met­li in­sa­nı ye­tiş­ti­rip Türk mil­le­ti­ne ar­ma­ğan eden yüce gö­nül­lü ka­dın­dır.

Ebem bir yer­den bir yere gi­der­ken dol­muş­la git­mek­ten im­ti­na eder­di. Sarı tak­siy­le git­me­yi çok sever, onu şan sa­yar­dı. Ufak kâğıt pa­ra­lar için ‘yerde bul­sam eği­lip almam’ derdi. Sözün kı­sa­sı bey ruhlu bir ha­nım­dı. Her insan gibi sa­yı­lıp se­vil­mek­ten çok hoş­nut olur­du.

Afşin El­bis­tan Ter­mik Sant­ra­lı (TEK)’nda ça­lı­şı­yor­dum, evim ise Ço­ğul­han’daydı. El­de­lek’e hafta son­la­rı gi­di­yor­duk. Her hafta âde­ti­miz ol­du­ğu üzere yine bir Cuma günü iş çı­kı­şı köye git­tik. O ara­lar ebem­de an­ne­min ya­nın­da ka­lı­yor­du. Hiç kim­se­nin elini öp­me­den ebe­min elini öptük ve ha­tır­laş­tık­tan sonra diğer aile fert­le­riy­le se­lam­laş­tık. O günün sa­ba­hı­na oğlum Hakan (12.12.1986)’la bir­lik­te evin ih­ti­yaç­la­rı­nı almak üzere El­bis­tan’a gel­dik. Alış-ve­ri­şi­mi­zi yap­tık­tan sonra tek­rar köye dön­dük. İkindi vakti var­dı­ğı­mız iki katlı evde ebe­min dı­şın­da kimse yoktu. Ba­bam­la anam bos­tan­da, kar­deş­le­rim­se başka iş­ler­le il­gi­le­ni­yor. Kimi ahırı te­miz­li­yor, kimi ça­ma­şır yı­kı­yor­du. Ara­ba­dan in­dir­dik­le­ri­mi­zi ikin­ci kata çı­ka­ra­rak mut­fa­ğa bı­rak­tık. Ebe­min ol­du­ğu oda­nın ka­pı­sı açık­tı. Ben­den önce odaya giren oğlum Hakan doğ­ru­ca som­ya­da otu­ran ebe­min eline uza­na­rak öpüp ba­şı­na koydu. Ebem­de yü­zü­nü öptü. Benim de elini öp­me­mi bek­le­di­ği­ni fark et­ti­ğim andan iti­ba­ren ak­lı­ma bir hin­lik düştü. İçim­den ‘dur ba­ka­lım, elini öp­me­yin­ce nasıl bir tepki ve­recek’ diye dü­şü­ne­rek elini öp­me­den av­lu­ya bakan pen­ce­re­nin hemen al­tın­da bu­lu­nan yer min­de­ri­ne otur­dum. Baş­la­dım dı­şa­rı­yı sey­ret­me­ye. Arada göz ucuy­la ebeme ba­kı­yo­rum, bir ta­raf­tan da göz göze gel­me­me­ye gay­ret edi­yo­rum. Nasıl ol­duy­sa bir ara çal­kap ya­ka­la­dı ba­kı­şı­mı.

‘Buyur ebe.’

 ‘Niye ki ebe?’

 ‘Ebe, onun adına ben özür di­le­rim. Ku­su­ra bakma. Onun aklı yet­mi­yor, o daha çocuk. O da bü­yü­yün­ce öpmez,’ demem kar­şı­sın­da…

Kendi aile­miz­de kü­çük­ler­den gelen bu tip jest­le kar­şı­la­şıl­dı­ğı du­rum­lar­da, bu söze atıf­ta bu­lu­nu­la­rak,’o daha çocuk, bü­yü­yüp aklı ye­tin­ce o da yap­maz’ di­ye­rek yüz­le­re te­bes­süm da­ğı­tan bu anıyı ha­tır­la­rız.

Ko­nu­muz­dan kop­ma­dan siz­le­ri te­bes­süm et­ti­recek bir tem­sil­le bağ­la­mak is­ti­yo­rum.

Ev­re­n7 Ka­sı­m­1982 yı­lın­da hal­ko­yu­na su­nu­lan Ana­ya­say­la ile bir­lik­te Cum­hur­baş­ka­nı ola­rak gö­re­ve baş­la­dı. Aynı ka­na­at ve dü­şün­cey­le de­ne­tim­le­ri­ne devam eder. Bu defa de­net­le­di­ği mekan Ba­kır­köy Ruh ve Sinir Has­ta­lık­la­rı Has­ta­ne­si­dir.

Kız ço­cu­ğu ne te­za­hü­ra­ta ka­tı­lı­yor ne de alkış tu­tu­yor.

‘siz neden al­kış­la­mı­yor­su­nuz?’ diye sorar.

Ben bu has­ta­ne­de gö­rev­li hem­şe­ri­yim, deli de­ği­lim!!!’

Şair bir ebeyi yazıp da so­nu­nu şi­ir­le bağ­la­maz­sak ya­kı­şık almaz. Böyle bir du­rum­da ebem hoş görse, oku­yu­cu hoş gör­mez.

Oku­ya­lım ba­ka­lım neyi nasıl söy­lü­yor: 

Gerek Yok 

Akıl­la ge­li­şir insan bi­lin­ci
Cüm­bü­şe cu­ra­ya saza gerek yok.
Derya dip­le­rin­de bu­lu­nur inci
Avcı değil isen ize gerek yok. 

Ters yer­den eser­se fır­tı­na sazak
Bir müd­det se­çil­mez kara ile ak
Âşık­la­rı zayi etmem diyor Hakk
Sevip se­vil­me­ye göze gerek yok. 

Sa­hil-i se­la­met ar­zum-eme­lim
Sa­mi­mi­yet, iman, ihlâs te­me­lim
Dosta aşi­kâr­dır her türlü halim
Tarif lü­zum­suz­dur söze gerek yok. 

Dünya dö­nü­yor da giden dön­mü­yor
Gönül sı­zı­sı­nın yeri din­mi­yor
Suni iliş­ki­ler cana sin­mi­yor
İlla yan­mak için köze gerek yok. 

Eğ­riy­le doğ­ru­nun sa­va­şı bit­mez
Ocak­lar yan­maz­sa ba­ca­lar tüt­mez
Yaşım iler­le­di gön­lü­mü güt­mez
İşveye, cil­ve­ye, naza gerek yok. 

‘O’ndan gelen lütuf da hoş kahır da’
Dün­ya­lık­tır altın, gümüş, bakır da
Bu na­zar­la bak­tın ku­zu­ya-kurt’a
İçti­ğin süt ise tuza gerek yok.

 Kör­ler çar­şı­sın­da ayna sat­ma­dım
Âlem he­sa­bı­na dert­siz yat­ma­dım
Ada­let­siz he­sap-ki­tap tut­ma­dım
Reh­be­rin Kur’an’sa ize gerek yok. 

Mü’min girse kabir döner sa­ra­ya
Ölüm iyi gelir her bir ya­ra­ya
Lüt­fen gönül koy­man Gö­zü­ka­ra’ya
Ar­lan­maz utan­maz yüze gerek yok.

Cümle geç­miş­le­ri­mi­ze rah­met, ka­lan­la­ra se­la­met di­lek­le­rim­le…

Ez­cüm­le: Karşı ta­ra­fı hoş­nut etmek için alkış tut­mak akıl­lı adam işi değil.

[2] Aile­si­ne ait kayıt bu­lun­ma­ma hali
[3] İki ya­şın­da dişi dana, do­ğur­ma­mış anne adayı
[4] Ker­piç­ten ya­pı­lan ya­pı­lar­da, kapı ve pen­ce­re üst­le­ri­ne ko­nu­lan lata bi­çi­min­de kalın ağaç
[5] Titiz, du­yar­lı
[6] Açıl­ma, di­ki­şin ken­di­ni bı­rak­ma­sı
[7] Söy­le­ni­le­ni üs­tü­ne almaz.
[8]
[9] Ban­na­ğı­mı: par­ma­ğı­mı
[10] Galıç: Kalıç, küçük orak

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.