• BIST 99.835
  • Altın 243,334
  • Dolar 5,7445
  • Euro 6,4830
  • Kmaraş 9 °C
  • Malatya 7 °C
  • Kayseri 3 °C
  • Sivas -4 °C
  • Adıyaman 8 °C
  • ‘Çanakkale Şehitlerine’ şiirini güzel okuma yarışması düzenlendi
  • Uzay tarihinde bir ilk
  • Bakan Varank Kahramanmaraş’ta kestane dağıttı 
  • ‘Çanakkale Şehitlerine’ şiirini güzel okuma yarışması düzenlendi
  • Uzay tarihinde bir ilk
  • Bakan Varank Kahramanmaraş’ta kestane dağıttı 

Beş Şair Geçti Tekir’den (Gezi)

Mehmet GÖZÜKARA

Kelimelerin anlatmaya kıyamadığı şehirler vardır. Uçsuz bucaksız sahilleri yoktur ve içinden nehir de geçmez. Ama başı dumanlı dağları vardır, yalçın kayalıkları, uçurumları vardır ki en çok şairleri heyecanlandırır. Kekik kokar, keklik öter kuytularında. Bir sonsuzluk hissini duyar, bir dinginlik bulursunuz varlığında. Belki tarih yoktur, bir tanınmışlığı da söz konusu değildir doğrusu ama göreni çarpan bir ihtişamı vardır sadeliğinin. Anne kucağı gibi sımsıcak ve bizdendir bu yaşanası/ölünesi yerler.

Bu yerler ancak gönülden bakanlara gösterir güzelliklerini. Bakıp göremeyenlere bir şey söylemez, onlar içinden geçip giderler ve bir güzellik göremezler. Ne dağlar ne ovalar ve ne de nehirler çiçekler… deniz ve tarih de bir şey anlatamaz görmek istemeyenlere.

Sizlere, içinden geçip gidemediğim bir güzellikte yaşadığım/yaşatıldığım bir başka güzelliği anlatmaya çalışacağım kelimelerim yettikçe. Kifayetsiz kalırsam, siz benim anlatmak istediklerimi anlatamadıklarımdan bulup çıkartırsınız biliyorum.

Bu yazı, yüreklerini güzelliklere açmış siz sevgili okuyucularım için olsun.

Tekir’i bilirsiniz sanırım. Kahramanmaraş’ın merkez ilçesi, merkez bucağına bağlı bir yerleşim birimidir. Elbistan’dan Maraş, Adana, Mersin istikametine gidenler Tekir’in içinden geçerler ister istemez. İyi ki de böyle olmuş. Yoksa o güzelim bölgeyi kim nereden görecek nereden bilecekti. Eskiden yollar bu kadar elverişli değilken, Elbistan’dan Maraş’a giden veya Maraş’tan Elbistan’a gelen otobüsler Tekir’in içinde (hem gidiş hem geliş yönünde ) bulunan bir lokantanın önünde durarak yolcularına ihtiyaç molası verirdi. Yolcular bir nefescik dinlenir kendilerine gelirlerdi. Bu o kadar olağanlaşmıştı ki özel arabayla gidenler dahi bu kurala uyardı. O istikamete gittiğim sürece bu kurala ben de son zamanlara kadar uymuşumdur. En azından bir çay molası vermiş, kar suyunun beslediği çeşmesinden su içmiş, (yanımda su bidonu varsa) su almışımdır yanıma.

Elbistan’ı dört bir yanından kuşatan çıplak dağlara inat, Tekir’de dağlar yeşile kesmiştir cümleten, ormanlarla kaplıdır. Yeşilin her çeşidi dağlarına inmiştir sanki. Yöre insanı da dağına-taşına, yeşiline dikkat kesilmiş ki korunabilmiş bu güzellikler yoksa hoyrat ellerde yok olup giderdi. Bir de orman fidan yetiştirme -iki yüz kadar çalışana ekmek kapısı olan- işletmesi var. (Tekirin göç vermemesinin en büyük gerekçesi bu olsa gerek.)

Tekir’in içinden geçerken arabanın süratini biraz azaltır, camını açarım. Dışarıdan içeriye seğirten havayı ciğerlerime çekerek orman- yayla havası solurum. İçinden gelip geçerken, cennet yurdumuzun bu cennet köşesini içime sine sine seyreder, güzelliklerini hiç unutmamacasına aklıma kazımaya çalışırdım. Tekir’i havasından ve ormanından dolayı da ayrıca severdim.

Maraş’da ikamet eden aziz dostum Tayyip Atmaca ile sık sık görüşürüz. Dertleşir, hasbihal ederiz birlikte. Şiir konuşur, şiir söyleşiriz karşılıklı tatlı tatlı. Ortak dilimiz, ortak derdimiz bu çünkü. Birimizi heyecanlandıran bir şiir diğerimizi de aynı şekilde ümitlendirir, her yeni şiir ve şairde yeniden umuda kapılırız birlikte sevgili dostumla. Geçenlerde yine telefonda görüştük. Bana, Tekir’li bir şairle tanıştığını ve onun tarafından Tekire davetli olduğunu söyledi. Sözün arasında şair arkadaşın “istersen, istediğin kadar misafir davet edebilirsin” dediğini de ekledi. Tayyip bey, “Yasin Mortaş, Haşim Kalender ve sen de olsan ne güzel olurdu. Ne dersin, gelebilir misin” dedi. Ben de “memnuniyetle” dedim. “O zaman, ortağım 24 Kasım (2018) Cumartesi sabahı saat sekiz buçukta orda olalım. Kahvaltıyı orda yapar, sohbeti çayla demleriz” dedi. Bende “memnuniyetle” dedim. Söz arasında ilk kez duyduğum:

 

“Çiçekler

Alca morca rengin vermiş yaradan

Nisan yağmuruyla yur çiçekleri

Gez dolaş kasveti kaldır aradan

Gönül yarasına sür çiçekleri

 

Çiğ düşer de yapracığı ıslanır

Rüzgar eser hal diliyle seslenir

Allı pullu duvaklanır süslenir

Taze gelin olur kır çiçekleri

 

…”

 

Şeklinde başlayıp devam eden on üç kıtadan müteşekkil bir şiir okudu. “Bunu yeni mi yazdın” dedim. Güldü ve arkasından şiiri nasıl bulduğumu sordu. Sorduğu soru karşısında düşüncelerim bir gitti bir geldi. Şiiri tekrar zihnimden geçirdim. Büyük ihtimalle bu şiir Atmaca’ya ait değildi. Ama şiir damarı coşkulu bir şair tarafından kaleme alındığı da kesindi. Kalıp ve heceye hakim bir şair tarafından yazıldığını söyledim.

“Ev sahibi işte bu şiiri yazan arkadaş” dedi. ‘Dağlara Vurur Yüreğim’ isimli bir de kitabı var. Şairimiz 1957, kitabı ise 2017 doğumlu” dedi. Ne işle meşgul olduğunu sordum şairin. Öğretmenmiş.

 “O zaman davetten Haşim’i de bilgilendireyim, ikiniz birlikte gelirsiniz” diyerek telefonu kapattı Tayyip bey.

Buluşma için belirlediğimiz gün gelip çatmıştı. Sabah yedide evden çıktım. Yedi yirmi gibi Afşin yol kavşağına vardığımda Haşim Kalender’i beni bekler buldum. Selamlaşmanın ardından arabanın yönünü çevirmeden yola devam ettik. Hal-hatır sorma faslından sonra muhabbet koyulaştı. Günlük olaylardan, şiirden, yazılardan… aklımıza gelen her şeyden konuşarak güle eğlene Tekir’e kadar devam etti yolculuğumuz.

Tekir’e vardığımızda -trafik ışıklarından sağa dönün, camiye kadar bir yere sapmadan gelin- tarifleriyle menzil-i maksudumuza ulaştık çok şükür. Bizi- fotoğrafçı desem haklı olarak kızar- şair, yazar, fotoğrafçı, Yunus yüzlü, derviş gönüllü Yasin Mortaş karşıladı. Sarıldık… içeri buyur edildik.

Beş şair bir aradaydık şimdi. Misafirliğe geldiğimiz ev yazlık olarak kullanılıyormuş. Maraş’ta öğretmelik yapan Ali İhsan Kekeç sadece yazları geliyormuş buraya. Odaya girdiğimizde sobada yanan ardıç odununun kokusunu hemen fark ettim, soba gürül gürül yanıyordu, geçip sobanın sıcağına yakın yere oturdum. Niye derseniz? Ben yazın serini kışın sıcağı severim.

Biz odaya girip yerlerimize oturduğumuz esnada Ali İhsan hoca mutfakta kahvaltı için hazırlık yapıyormuş. Biraz sonra kendisi de odaya girdi. Ortak dostumuz Tayyip Atmaca bey: “Bu Haşim Kalender” dedi. Kekeç hoca: “Haşim Kalender ismini duydum, hatta ben de bir de kitabınız var” dedi. Bir yandan da kitabın ismini hatırlamaya çalışıyordu.

Atmaca: “Bu da Mehmet Gözükara” dedi. Hoca: “Bu isim de bana yabancı gelmiyor” diyerek dağarcığını yokladı, fazla bir şey hatırına getirememiş olmalı ki; “gerçi ben Gözükaraları çok severim” diyerek bir espri patlattı. Sözünün sıcağı havaya karışmadan, “ben de Kekeçleri çok severim, ağızları var dilleri yok hocam” demem bir oldu. Ortalık kahkayaya boğuldu…

Gün boyu yapılacak sohbetin arasına çerez olacak malzeme söz tepsisinde bana sunulmuştu. Arada bir bu konuya ben değinecek, Kekeç hocam da bu konuya tekrar izahat getirmeye çalışacaktı.

Zengin bir kahvaltının ardından tekrar demlenen çayla birlikte yapılan sohbet sözü şiire ve şaire getirmişti. Yasin Mortaş o an elinde olan hocanın “Dağlara Vurdum Yüreğimi” kitabından bir şiir okudu. O şiiri hep birlikte şerh ederek tahlil ettik. Ali İhsan hocam da memnundu, biz de.

Bu bir araya geliş; şiirin şekil, kalıp ve ölçüye hapsedilerek edebi değerden yoksun, gönül ilhamıyla yoğrulup şekillenmeden ham haliyle söz pazarına çıkarılıp şiir diye sunulduğu laf kalabalıklarının içinden “has şiiri” süzüp çıkaracak şuurda beş şairin bir araya gelmişliğiydi.

Bu bir araya geliş; edebiyat dünyasının hakanı, gönül dilinin tercümanı olan şiirin sancısını çeken, sözü hikmetli kılan şiiri, his dünyasından hayatın içine taşıyarak ruhları kanatlandıran söz ustalarının arasında kanat seslerinin dinlenmesiydi.  

Muhabbetin bir yerinde söz Tenecioğlu Âşık Hüseyin’den açıldı. Ali İhsan hocam “eskiden büyükler anlatırlardı” diye söze başladı. Ben dikkat kesildim.

“Adana tarafına geçerken Tekir’e de uğrarmış. Büyüklerden dinlemiştim. Tenecioğlu; Kültür Hacı Dedeler Obasından Hacı İbrahim Ağanın konağına misafir olur. Odada bulunanlar ve hizmet edenler çok kaale almazlar ki… “Âşık iki deyişet söyle de gönlümüz şenlensin” deyince:

Sazını döşüne çeken Tenecioğlu Âşık Hüseyin:

“Hedelere hüdelere

Nerden geldim Dedelere

Fransız gavur otursun

O döşeli odalara”

Diye başlayan uzunca bir deyişet söylemiş.

Fakat benim aklımda bir bu kıta kaldı. Eğer farklı bir bilgiye ulaşırsam sana da iletirim” dedi. Tenecioğlu benim özellikle ilgilendiğim bir şairdi çünkü.

Yasin Mortaş’ın elinden düşürmediği fotoğraf makinesiyle epey fotoğraf çekildik. Her ne kadar “ben önce şairim, sonra yazar ve fotoğrafçıyım” dese de… fotoğrafçılık görsel olduğu için şairliğini baskı altında tutuyor gibi…


 

Ev sahibimiz “haydin arkadaşlar, hem öğle yemeğini yiyeceğimiz hem tadına doyulmaz sohbetin devamını yapacağımız yere gidelim” dedi. Bizde “misafir ev sahibinin kedisidir” babından itiraz etmeden hazırlanarak arabalara bindik. Tekir’in Elbistan istikametine üç km. kadar geldikten sonra viyadük’ün altından kıvrılarak akıp giden stabilize bir yoldan ulaştığımız Değirmenönü Gözü (Buhadar suyu) denilen mekana intikal ettik. Bu mekân, 56 havuzla balık üretiminin yapıldığı ve yemek yemek için çok rahat bir ortamın hazırlandığı bir yerdi. Müştemilatının oldukça geniş olduğu bir lokantadan bahsediyorum. Tesisin sahibi Muzaffer Elma bey’den edindiğim bilgiye göre, yumurtadan başlayarak her boy balığın yetiştirildiği bu alabalık tesislerinde yetiştirilen balıklar yakın il ve ilçelerin yanı sıra talep olması halinde Kara Denizin bazı illerine kadar sipariş olarak gönderiliyormuş.


 

Doğusu “Deli Höbek Dağı”, kuzeyi “Sultan Kolu Dağı”nın birleştiği noktada yer alan tesis sonbaharın kışa döndüğü bu günde, seyrine doyulmaz bir renk cümbüşü sunuyordu. Başımızı yukarı çevirdiğimizde, ardıç, çam, kamalak (sedir), mezdeği (köknar) ve meşenin yer aldığı yeşil dağlar kulağımıza özgürlüğü ve cömertliğin ne denli bir nimet olduğunu fısıldıyordu.

Şair, tabiatın dilinden anlayan adamdır. Koca Yunus bir şiirinde, “Sordum sarıçiçeğe / Annen baban var mıdır” demiyor muydu?

Türk Edebiyatının son dönemde yetiştirdiği hecenin mitralyözü ve bizlerin aynı çağda yaşama bahtiyarlığına erdiği merhum Abdurrahim Karakoç’ta bir şiirinde “Dağ ile Sohbet” ederek, dağın derdinin kendi derdiyle benzerlik gösterip göstermediğini anlamaya çalışır: 

 

Beyaz karlı, karaçamlı iri dağ

Heybet nedir, ne değildir, de hele.

Geceleri yapayalnız kalınca

Uzlet nedir, ne değildir, de hele.

 

Hiç başın ağrır mı, yoruldun mu hiç?

Birine küstün mü, darıldın mı hiç?

Sevdin mi, öptün mü, sarıldın mı hiç?

Hasret nedir, ne değildir, de hele.

 

Neşeyi ne tartar, gamı kim ölçer

Acı söz yarası kaç yılda geçer

Beklemek sancıdır, ayrılık hançer

Gurbet nedir, ne değildir, de hele.

 

Düşlerine aldandın mı uykunun?

Kucağında büyüdün mü korkunun?

Taşınması zor mu zillet tokunun?

Dehşet nedir, ne değildir, de hele.

 

Ormanın var, pınarın var, kuşun var

Dört mevsimde bulut saçlı başın var

Bilmem amma bir uzunca yaşın var

Mühlet nedir, ne değildir, de hele.
 

Biz bu şiirde şairin sorduklarına şahitlik ediyoruz. Dağın ne dediklerini bize söylemeyen şairin ne duyduğuna dair bir ipucunun olmayışı şairin derdinin ağır geldiğinin imasına işaret etmektedir.

Merhum Hayati Vasfi Taşyürek’in de dağlara diyeceği sözü vardır. Heybetli dağların nasıl bir nimet sunduğunu anlatan “Bizim Dağlar” isimli şiirini okuyalım:

 

Ak dereler de akar ayağınızda

Yağmurlu tipili boranlı dağlar

Avcılar av avlar koyağınızda

Keklikli tavşanlı ceylanlı dağlar

 

Suyunuz havanız şifa kaynağı

Bağrınızda yasar Avşar oymağı

Dananın delisi tayın oynağı

Koyunlu kuzulu çobanlı dağlar

 

Başka baharınız başka kışınız

Bulutlar dumanlar arkadaşınız

Yeşil eteğiniz beyaz başınız

Nevruzlu çiğdemli ormanlı dağlar

 

Sayısız canlıyı siz doyurdunuz

Dost barındırdınız düşman vurdunuz

Nice ozanlara sofra kurdunuz

Koç Köroğlumuzdan fermanlı dağlar

 

Nöbet beklersiniz tutup el ele

Meydan okursunuz ölüme bile

Coşkun selleriniz iner sahile

Pınarlı dereli ummanlı dağlar

 

Melekler kıskanır kızlarınızı

Rüzgâr çamda çalar sazlarınızı

Nasıl unuturum yazlarınızı

Sevdalı gönlüme dermanlı dağlar

 

Dağa türkü söylemek için dağ gibi bir yürek taşımak gerek. Dağ gibi bir yürek taşınmadan dağın ne derdi bellenir ne de söylediği…

Dağ yürekli şairlerimizden ebediyete intikal edenlere rahmet, yaşayanlara da huzurlu, uzun ömürler diliyorum

Biz dönelim müşahede ettiklerimize:

 Tesisin su ihtiyacını karşılayan Değirmenönü Gözünden kaynayan suyun hemen yakınındaki bir çınar ağacı kökü dikkatimi çekti. Yarısı yok olmuş ama buna rağmen diğer yarısından üç beş dal vermekten geri kalmamış bu çınarın yaşı oldukça eski olmalı.



Çünkü subaşını beklerken ölen dev misali heybetli bir çınardı bu çınar. Kalan kısmından yola çıkarak tam olarak yaşasaydı sekiz, on adamın kulacının zor yetişeceği çapta bir çınardan bahsediyorum. Yer yer kiraz bahçelerinin yer aldığı bu eşsiz tabiat harikası mekânda dolu dolu vakit geçirdik. Resim çektirdik. Çocuklar gibi mutluyduk. Hayatın tüm stresinden sıyrılarak, şiir ve tabiatla iç içe koca bir gün geçirdik.
Bize bu güzelliği yaşatan Ali İhsan Kekeç hocam başta olmak üzere katılımcı arkadaşlara ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Bu cennet vatanı bizlere bırakarak hür ve özgür yaşamamıza vesile olan tüm şehitlerimizi rahmetle anıyor, gazilerimize şükran ve minnetlerimizi sunuyorum.. 

Bu yazı toplam 1100 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Elbistan Kaynarca Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0344-415 0 415 | Faks : 0344-415 0 415 | Haber Scripti: CM Bilişim